Sayfalar

14 Ocak 2013 Pazartesi


Bu ülkede eğitim falan yok. Kimsenin okuduğu falan da yok.

Bu ülkenin belkide en zor bölümünde okuyorum ve sanırım en zor da üniversitesi.Bir sınava bir aydır hazırlanıyorum.Ki bazen o bile yeterli olmuyor. Buna rağmen ben bile çoğu zaman az çalıştığımı, kaytardığımı düşünüyorum.

Öğrenci olduğunu iddaa eden insanlara bir bakın. Çoğu sınav günlerine kadar okulla alakası olmayan son günün gecesinde de bir iki saat derslerine bakıp sınıfı geçen mezun olan insanlar.

Tabi aslında burda suç sadece öğrencide değil, sistemin etkisi daha büyük, sen adamı alıyorsun 7 yaşında bişeyler ezberletip duruyorsun, iki formül ezberletip sınıfı geçiriyorsun.E adamın da işine geliyor tabi bu.

Burada amacım ben niye bu kadar çalışıyorum onlar niye bu kadar az çalışıyor deyip isyan etmek değil.

Düşünsenize sonra bu insanlardan ülkeyi yönetmesini bekliyorsunuz.

Senin sistemin buysa, öğrencinin de kafası bu olur,çalışanlarının da kafası o olur, başımızdaki insanların kafası da bu olur.Senin eğitiminin kalitesi buysa insanlarının da kalitesi bu olur.

Sonra kimse de kalkıp biz niye 3. dünya ülkesiyiz, niye insanlarımız bu kadar cahil, neden durumumuz bu kadar kötü demesin.

Kimse kusura bakmasın, kimse kimseyi kandırmasın...

20 Aralık 2012 Perşembe



Bazen çok şeyler anlatmak istiyorum fakat sonra farkına varıyorum ki şu hayatta yapabildiğim en güzel şey susmak ve dinlemek...Bunun nedeni bunu sevmem mi yoksa konuşmaktan artık yorulmam mı bilmiyorum.

Kış geldi artık, apansız çöküverdi şehrin üzerine. Gün ağarıyor, sokaklar telaşlı,bulutlar tetikte,yağmurlar yorgun...

Bu zamanlarda kendini bırakmalı insan, hayatın bütün çılgınlıklarını bir kenara bırakıp biraz düşünmeli,anlamaya çalışmalı...gerekirse seline kapılmalı hüznün,yaşananlara bir çetele daha atmışken hayat...

12 Aralık 2012 Çarşamba


"Beni olduğum gibi kabul et. 

Ancak o zaman birbirimizi keşfedebiliriz."

27 Kasım 2012 Salı


Bilmiyorum.

Sanki edebiyat, tarihin hiç bir köşesinde bu kadar pahalı olmamıştı. Tıpkı dünyanın binlerce yıl boyunca hiç bu kadar fakir duruma düşmemiş olması gibi. En kurak topraktan dahi mahsül almasını bilir hale geldik. Ve şu an sofralarımızdan dökülenlerle insan bir öğün doyabilir durumda. Buna rağmen Afrika'da insanlar açlıktan ölüyor. Halbuki dünya ne kıtlıklar, ne çoraklıklar, ne susuzluklar gördü gel zaman git zaman. Evet işte böyle. Yine de dünya belki, tarih boyunca hiç bu kadar fakir olmamıştı.

Ve edebiyat. Bir tık ile bin beş yüz yetmiş yedi sayfa koyabilir durumdayız cebimize. İnternet sayesinde. Üstelik bir de çöpe giden selülozdan sayfaların haddi hesabı yok. Mürekkeplerin hakeza öyle. Romanlar, şiir kitapları on lira, on beş lira, yirmi lira. İlkokula giden veledin elinde ayfon, heyçtisi. İlkokula giden veledin elinde ayped. Parmağımızla bir tık, yüzlerce blog. Binlerce blog. Okunmak için hazırolda bekler durumda her biri.

Peki neden içleri hep boş? Nasıl bu kadar çok konuşup da bu kadar az şey anlatabilmeyi başarıyorlar?

Ne demişti Robert Wilensky? "Bir daktilonun tuşlarına sonsuz bir süre boyunca gelişigüzel basan bir maymun, Shakespeare'in yapıtlarını neredeyse kesin olarak aynı şekilde yazabilir diye duymuştuk. Artık internet sayesinde bunun doğru olmadığını öğrenmiş olduk."

1 Kasım 2012 Perşembe


30 Ekim 2012 Salı

Birbirine sokuluyor bulutlar, uzun bir yasın başındalar. Bir damla bırakana katılacak diğerlerinin tutmak için kendilerini zorladıkları yaşları. Uğurlayacaklar son yazı, şehri yıkayıp paklayacaklar, hazırlayacaklar sonbahara. Bu şehrin huyu bu, kavruk yaz renklerinden, gelin çiçeklerinden sonra anlaşamadığı şeyler oluyor. Oysa deniz, yağmuruna kavuşmayı bekler içimizde, ama burada işler başka. Bulutlar azıcık ağlasalar, şehir birbirine karışıyor, her işi olumsuz gidiyor şehir insanının. Hani şu, günde birkaç aspirin, ağrı kesici, vitamin alan ve h harfi yutan rahat şehir insanlarından* bahsediyorum. N'aber?'in cevabı bu işte. Yağmurla yıkanınca sokaklarının tenhalaştığını ve duştan çıkan bir kadının aynaları buğulandırışına benzediğini görmüyorlar ya, ben en çok ona kırılıyorum.

Sonbaharın ikinci gelişi bu. Oraya erken geldi, buraya biraz gecikmeli. Geç bir yazın son fuşyasına yetişemediysem de kızaran yaprakların döne dolaşa suya uçuşunu yakalarım gibi.
Yeşil bir su değil buradaki, oradakinden biraz büyük ölçekli, en büyük birikintilerden biraz ufak, ismimizi karşılamaya yetecek bir mavilik..

Telefonlar var bu mevsim karşılama törenine yetişecek; uzak yakınlık.*
Ulaşamadığımın telâfisi gibi; eve dönenler..
Biz; eve dönenler. Aynı eve dönenler. Birlikte büyüyenler. Büyüdüğünü sanıp elbette ki karşılıklı bilinen sokak köşelerinde buluşanlar. Kediler.
Kedili şehirlerin çocukları. Büyüseler de büyümeseler de bir suya, ortak kaleme alınan anılar düşürenler.
Oynanılan oyunları anımsayamamanın değil, bir aralıkta birbirini bulmanın yarı buruk mutluluğuna kapılanlar.
Anne kokusunu duymaya gelip, bulutları dürtenler.

Gözlerimiz, yo hayır kalbimiz, belki de her şeyimiz..; artık sonbahar....

Oyun Biter

23 Ekim 2012 Salı

İş adamı traş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..."

Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar.

Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde 5 TL, diger elinde 20 TL lik bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?"

Çocuk dalgın dalgın bir 5 TL ye bir de 20 TL ye bakar ve sonunda 5 TL lik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.

Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.Traş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden 20 TL değil de, 5 TL lik banknotu aldığını sorar.

Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:
"Hehehe... Eğer 20 TL yi alırsam oyun biter.

Yılın Fotoğrafı

21 Ekim 2012 Pazar


Her sene savaş muhabirlerine verilen ve bu yıl 19.'su yapılan "Bayeux-Calvados Ödülleri" sahiplerini buldu. Bu senenin ödülünü Fransız haber ajansı AFP'nin Yunan muhabiri Aris Messinis, Libya İç Savaşı sırasında çektiği yukarıdaki fotoğrafla kazandı.

Fotoğraf bir sokak çatısması esnasında, 3 direnişcinin yanında yer alan gitar çalan adam ile dikkat çekiyor. Adamın neden gitar çaldığı konusunda net bir fikir yok sanırım. Ya savaşın eğlenceli! birşey olduğunu düşünüyor ya da savaşın insanların kafasını nasıl allak bullak ettiğini kendince yorumluyor. Unutmayalım bir savaşın asla bir kazananı olmaz...

4 Ekim 2012 Perşembe

Gazete okurken, radyo dinlerken ya da kafede insanların konuşmalarına dikkat ederken, hep aynı sözlerin söylenip yazılmasından, hep aynı deyimlerin, süslü sözlerin, metaforların kullanılmasından çoğu zaman bıkkınlık, hatta tiksinti duyuyorum.

En kötüsü, kendime kulak vermem ve benim de hep aynı şeyleri söylediğimi saptamam. Müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar.

Hâlâ bir anlam taşıyorlar mı? Elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor.

Ama benim sormak istediğim bu değil. Sorum şu: Kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hâlâ? Yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?

16 Eylül 2012 Pazar



"Kan kokusu almış bir köpekbalığından daha tehlikelisi, petrol kokusu almış emperyalizmdir.
Ama inanıyorum ki günü gelince silahsız gerçekler ve koşulsuz sevgi dünyada son sözü söyleyecektir."

Marka

30 Ağustos 2012 Perşembe

    Öyle bir dünya olmaya başladık ki insanlar giyimleriyle karşılanır, kuşamlarıyla uğurlanır olmaya başladı...

    Telefon markamız kişiliğimizi belirler oldu, değer görmek için belli markaları giymek zorundayız, belli arabaları kullanmalı belli mekanlara gitmeliyiz. Saatimizin bile belli bir markası olmalı ki adam olalım...

Lütfen hayatla aranıza firmalar sokmayın.

Saatiniz sadece saati göstersin...

Artık bayramlar pek de güzel değil

20 Ağustos 2012 Pazartesi

İnsanların gittikçe yalnızlaştığı günümüz dünyasında insanları birarada tutabilecek insanlara birbirini anlatabilecek nadir olaylardan biridir bayram...

Ama klişe bir laf vardır ya hani bayramlar artık eski bayramlar gibi değil diye hakkaten öyle...

Aileyle geçirebileceğin kaç bayramın kaldı ömrümde? Veya onların ömrüne sığdırabileceğin? Onlarla beraber olabilme imkanın varken, bu bayramların kaçını beraber geçireceksin...

Gerçi aile dediğin ne ki? Yenisi kuramıyor musun? Aile kavramı için, dil, din, kültür bile önemli değilken beraber geçirdiğin bayramların ne önemi var ki? Gereksiz anlam yüklemeleri.

Hadi diyelim bayram algısını böyle çökerttin, peki ya günler? Kaç günün kaldı ömründe? Veya onların ömrüne sığdırabileceğin. Onlarla beraber olabilme imkanın varken, bu günlerin kaçını beraber geçireceksin...

Hayat Keyfi

17 Ağustos 2012 Cuma

Dikkat ederseniz, satın aldığımız ürünlerin çoğu temel fizyolojik ihtiyaçlarımızın dışında yani "hayat keyfi" için alınan ürünler.

Elektronik eşyalar, ekstra kıyafetler, dekoretif ürünler, arabalar, ana besin maddeleri dışındaki yiyecek ve içecekler...

Ama ne büyük bir tezattır ki keyif ürünü diye aldığımız bu ürünler bize pek keyif getirmiyor.

Belki bu keyfi yaşayacak zamanımız olmadığından, belki daha fazla keyif ürünü elde etme hırsı, belki elimizdekileri kaybetme korkusundan, belki de sadece o ürün onda var o zaman ben de almalıyım, bende de olmalı gibi bi saçmalıktan.

Ne yazık ki bir ağustos böceğinin çaldığı araçtan çok daha fazla olanağımız, aracımız, gerecimiz olmasına rağmen onun tek bir çalgı ile aldığı hazzı alamıyoruz...

Still Alive

13 Ağustos 2012 Pazartesi





"There's no sense crying over every mis-take,"
"You just keep on trying 'till you run out of cake"

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Bilmiyorum bana mı öyle geliyor ama gittikçe insan olmaktan çıktığımızı, toplum olma bilincinden uzaklaştığımızı düşünüyorum.

Artık insanlar birbirlerine eğer ki çıkarı yoksa selam bile vermiyor , birbirlerinin umrunda bile değilller.

İnsan bir iyilik yaparken karşılık bekler mi, beklemeli mi? Sadece bu iyiliği yapmış olmak onu mutlu etmeye yetmez mi?

Çizgi filmlerdeki gibi iyilerin hep iyi, köyülerin hep kötü olduğu dönem geride kaldı, artık herkes işine gelirse, herkes rüzgarı bekliyor...

Daha meraba demenin bile değerini bilmeyen adama sorsan altındaki Levi's kotun değerini şak diye söyler ama

Herşeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen insanlar olmaya başladık.

Efendim lütfen siz de iyilik yaparken yaptığınız iyiliğin önünü arkasını düşünmeyin, sadece yapın...

Yani kısaca, rastgele iyilik yapın...

20 Temmuz 2012 Cuma

"Gürültü ve karmaşanın ortasından sakince geç, sessizlikte ne büyük bir huzur olduğunu hatırlayarak..."

Hayata Dair

18 Temmuz 2012 Çarşamba

    Tatilde bir Fransız dergi editörünün yazdığı "Dalgıç Giysisi Giymiş Kelebek" adlı kitabı okudum. Adam ağır bir hastalık geçiriyor ve tüm vücut fonksiyonlarını kaybediyor, serumla besleniyor, hareket ettirebildiği tek yeri sağ göz kapağı onu da mors alfabesi gibi kullanarak bu kitabı yazıyor.

    Ayda bir kere bir dilim kızarmış patates yemesine müsade ediliyor. Tüm ayı sırf  o patatesi yiyebilmenin hazzını yaşayabilmek için geçiriyor.

    Hayat anlardan ibaret...

   Sanırım artık herşeyden şikayet etmemeyi öğreniyorum ve bir dilim patatesten zevk alabilmeyi...

   Hayat size verilmiş en büyük armağandır. Bunu anlamak için başınıza böyle bir olay gelmesi gerekmez.Etrafınıza bir bakın ve insanların bu inanılmaz hediyeyi nasıl mahvettiklerini görün.

    Dert zannettiğimiz şeyler dert falan değil.

   "Ekonomik kriz bizi mahvetti" diyenler,  "sevgilim beni ter etti" diye üzülenler, "sınıfta kalıyorum" diye ağlayanlar, "ne olacak bu memleketin hali" diyenler...

   Hayatın değerini anlamaya çalışın, anlayamasanız da bari onu hak etmeye çalışın.

   Bu gece yine yatağıma çekildiğimde tanımadığım o iyi niyetli, samimi, dürüst insanlar için dua edeceğim.

   Lütfen siz de edin...

Hoşgeldin

1 Temmuz 2012 Pazar

Laboratuvarıma hoşgeldin.
Koşmakla bitmeyen bi yol bu yok dengi...

Yağmur

13 Haziran 2012 Çarşamba

Sokak;
Ağladığını düşünsün diye
Yağmur damlalarının kaldığı camın arkasından baktı çocuk.
Yalnızdı sokak kendi çıkmazlarında
Ve çocuğu çağırmadı...
Oysa çocuk gelmek için
onun onu çağırması için seçmemiş miydi damlalı camı..
Ağlamaya başladı çocuk
Şimşek çaktı , sustu çocuk
Yağmur da ağlıyordu
Yağmurun damlalarını bıraktığı camdan bakmaya devam etti çocuk...


Bilinemeyen İnsan

5 Haziran 2012 Salı

    Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun boşlukla. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu...