Sayfalar

"Çok iyi bi insan olabilir ona bişey demiyorum" deyin işte deyin!

3 Nisan 2016 Pazar

Yanlışlar meşrulaştırılıyor. Şimdi, benim en irrite olduğum ve şiddetle karşı çıktığım şeyler, "aslında çok iyi insan" veya "özünde çok iyi biri olabilir ama..." gibi sözlerdir. Bu sözleri söyleyen biri basit, yetersiz ve ön yargılı düşünce sahibi oluşunu kanıtlar bana kalırsa ya da yaptığı ithamların arkasında duracak, keskin konuşacak gücü yoktur. Birbirimizi yargılamaz olduk, asıl önemli konulara gelince "saygı duyarım" deyiveriyoruz, duymam kardeşim ben, saçmaysa saçmadır ona düşen benim bu fikrimin karşısında duruşunu belirlemektir, saldırganlık ve kabalığı çok seven toplumumuz öyle konular oluyor ki saygı duymaya başlıyor. Önder'in alttaki meselesi de bununla ilgili biraz. Biz insanların bir aslı, özü, çekirdeği yoktur. Böyle bir şeyin var olduğuna inanmayı neden seçeriz? Çünkü o gizli kısım bazen yetersiz olduğumuz zaman bize umut verir, zira asıl potansiyelimiz oradadır. Çünkü kendi davranışlarımızdan utandığımızda bize yine bir şans tanır, zira aslında gerçek kişiliğimizi keşfetmemişizdir. Çünkü ne kadar yanlış yaparsak yapalım bu yanlışların küçük olduğuna inanmamızı sağlar, zira özümüzde büyük doğrular bulunmaktadır. Farkına varılabileceği gibi bu öz hep bir olmayana ergi yolunun sonunda olduğu varsayılan bir şeydir. Yanlışını kabul edip bunu değiştirecek gücü kendinde bulamayan kişi "ne yapayım ben buyum" der. Bu "gerçek ben" meselesini fazlaca suistimal edip bahane olarak kullanmışız belli ki. Ne yazık ki şunu kabul etmek gerekiyor kişiliğimizin yan dalları olarak algıladığımız özellikler var ya, işte onları toplayınca toplam sen/ben ediyor. Bu ağacın yer altında bir gövdesi var algısından kurtulmalıyız, gün yüzüde çıkmıyorsa yoktur o gövde. Dolayısıyla bir insanın yan dalları kötülüğe bulaşmış ve bu o kişinin 'seçimiyse' o insan kötüdür, onun "özü" denen hayali kısmı çoook iyi olamaz.
Sevdiğimiz insanın da özünü sevmeyiz, kişiliğinin yönlerinin (dallarının), yani eyleme dönüşümlerinin 'çoğunu' severiz, olay budur. Çevremizdeki insanları değerlendirirken hatayı böyle yapıyoruz, karşımızdakini bize meyve veren veya bize batan dallarından ibaret görürsek , istediğimizi görmüş oluruz. Bir çocuğu tacize uğrayan biri için o kişi bir suçludan ibaretken, meslek arkadaşı için o kişi iyi bir meze arkadaşından, sırdaştan ibaret olabilir. Şimdi bu insanın bir özü varmış gibi kabul etsek hangisi özüne daha yakın bir eylem?  Ne yapalım? Şunu öneririm, eylemlerin motivasyonunu arayın. Bunu yapmak özü bulmaya benzeyen ama aslında farkına varılmamış yan dalların fark edilmesine yardımcı olur. Mesleği yapmasının sebebi nedir mesela? Steve Jobs bu konuda çok iyi bir örnektir mesela,motivasyonu dediklerinden çok geçmiş eylemlerindedir, söylemediklerindedir.

Geçen gün bir arkadaşımın sohbetinden şunu çıkardım ki anneni bile kara kaşından kara gözünden ötürü sevmiyorsun, evet bunu böyle söylemeyi sevmiyoruz ama anne,baba ve kardeşleri sevmemizin nedeni çok küçükken onların yaptıkları şeylerin hoşumuza gitmesi ve onların bizim sevgimizi hak etmesidir. Bir şekilde onları sevmemizin iyi olacağına ikna oluruz. Meyveli dalları vardır, veya bakması hoşumuza giden çiçekler açar o dallarda. Bir kişiyi ne kadar çok sevdiğimizi düşünürken, geçmişteki mutlu anıları hatırlarız ya aslında onlar alışverişlerdir. Arkadaşlarımız da belli aralıklarla hoşumuza giden insanlardır ve  severiz. Bu yüzden bazen sevgimiz biter. O kişi istediğimiz, ihtiyaç duyduğumuz ya da arzuladığımız şeyleri yapmayınca hatta bunların aksini yapmaya başlayınca sevgimiz azalır. Bu durumu "bendeki kredisini tüketti" şeklinde ifade ediyor toplumdaşlar. Yani karşılıksız sevginin karşılığı peşin ödenmiştir aslında. Yani acımasızız, yani doğanın bir parçasıyız, organiğiz, yaşasın.

Toparlayacak olsam nasıl toplarım, şöyle ki; ismi geçen kişi kafanızda canlanırken lütfen dallarını budamayın, tek bir kelimeye indirgemeyin örneğin ünlü aktör, başarılı yönetmen, yazar, bilmem ne bakanı gibi mesleki indirgemeler tek bir daldır sadece veya en yakın arkadaşım, kuzenim, abim, hocam yahut hasta, kilolu, kadın, müslüman, avukat, bencil, yalancı, katil, dürüst, cimri, merhametli............Tüm sıfatları düşünün. Bazen şunu deriz "iftira atabilen biri ne yaparsa yapsın, benim gözümde değersizdir", o insana güven duymamız çok zordur o yüzden risk almayız, zarar görmek istemeyiz aslında, ama bazen mecbur kaldığımızı iddia ederek katlanırız, çünkü dallarında çok meyve görürüz. Bazen de dünya tatlısı dediğimiz birini umursamayız çünkü bir işe yaramıyordur, başarılı olamıyordur, meyvesi yoktur. Sonunda yaptığınız ise oldukça acımasızca gelecek ama aslında çıkar hesabı yapıyorsuz, bunların hepsini toplayınca geriye sevilecek bir şey kalıp kalmadığına bakıyoruz. Bu hesabın böyle olması gerçekten hoşuma gitmiyor, dünyanın böyle olmasını kabul etmek isteyen birisi değilim.

Tüm bunlar sevginin değerini azaltıyor falan değil, sevmek yine hayatın anlamı olabilir ancak mekanizması böyledir, bunu bilmek afallayıp kalmamızı önler.

Mesleki Başarı Dokunulmazlığı

6 Ocak 2016 Çarşamba

Çoğu sadece o meslekte başarılıdır. Ama ilginçtir ki tüm dünyada bir kişinin mesleki başarısı onun hayattaki başarısı olarak görülür. Bir yönetmen eğer "iyi bir yönetmense" "iyi bir insan" mıdır? Peki bu durum ona hayatta istediği herşeyi yapma hakkı mı doğurur?

Bir kişinin mesleğindeki başarısının ona hayatın diğer alanlarında tolerans gösterilmesini sağlaması bence insanlığın bir defosudur. Dünyaca ünlü yönetmen çocuk tacizcisi çıkıyor, affedilsin diyoruz. Neden? Neden affedilsin? O adam hala iyi yönetmendir o ayrı, onun çocuk tacizcisi olması onun filmlerini kötü yapmaz ama neden ikisini birbirinden ayıramıyoruz?

Geçenlerde ülkemizin popüler sanatçılarından birisinin uyuşturucu ticareti yaptığı tescil edildi, kendisi yaklaşık 6 ay boyunca polislerden kaçtı, en sonunda yakalandı ve suçu kendisi tarafından da itiraf edildi ve şu anda uyuşturucu temin etmek ve kullanımına yer sağlamak suçlarından cezasını çekmekte. Şimdilerde kendisinin bir klibi dönüyor ekranlarda. Klipte kendisi yok fakat "Sanat camiası"ndaki arkadaşları var.Kendisine destek vermek amacıyla böyle bir çalışma yapıldığı söyleniyor... fakat neye destek veriliyor? Şarkının teması ise daha da ilginç:"ünlüysen ve zenginsen suç işleme özgürlüğün olmalı" Klibin son cümlesi ise şu:"şarkılarını özgürce söyleyebildiğin günlerde buluşmak dileğiyle" ...Bir dakika... sizce de burada bi tuhaflık yok mu?

İyi aktör sevelim, iyi futbolcu evet sevelim, iyi müzisyen, iyi doktor çok sevelim. Yaptığı işi sevelim orası tamam ama kendisini sevmemiz için iyi müzikten, iyi oyundan daha fazlasını talep edelim. Sistem madem bize doyumsuz ol, yetinme diyor, o zaman bari bu konuda doyumsuz olalım. Hayatın kesitsel bir anını değil, yaşamı bir bütün olarak değerlendirelim.Çünkü insan belki de evrendeki en "underrated" yaşam formudur.Yani kalitesinin çok altında bir hayat sürmektedir ve utanmadan kibirli kibirli yeryüzünde dolaşmaktadır.Evet insan yapabileceklerinin yanında yaptıklarıyla çok değersiz bir varlıktır, sefildir, sığdır ama diğer yandan böyle bir potansiyeli de elinde barındırır. Yani herkese ne kadar sefil, ne kadar aciz, ne kadar zayıf ve güçsüz olduğunu gösterebilme potansiyeline. Belki sen kendinin iyi, yeterli ve tamam olduğunu düşünüyorsun ama seni bu kanıya vardırtan da biziz. Eğer seyirci sahneye sırtını dönerse sahnedeki o müzisyen bir hiçtir.Eğer kimse o doktora gitmezse o kişinin doktorluğunun ne anlamı kalır?

Önce kendini yıkacaksın. Bunu kendini yeniden inşa etmek için yapacaksın.Sistemle savaşacaksan eğer sistemin sana değerli gösterdiği şeyi değersiz yapacaksın kendi dünyanda. Bu, sonunda kazanırsın anlamına gelmiyor, ama kaybetmezsin de, kesinlikle kaybetmiş gibi hissetmezsin. Mesleğinde çok iyiymiş! Ne fark eder ki? Herkes gibi zayıf ve sefil biri o da.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Eğer o yataktan kalkıyorsan , bir beklentin var o günden. Belki bugün, bakarsın. Aslında ruhun tek gıdası kendine dair olan beklentilerinin karşılık bulması. Başka hiçbir uğraş seni doyurmayacak. Ama büyük olasılıkla her gün sonunda "bugün de olmadı" diyorsun, bugün de yetmedi sana, eksik mi yapmışlar? Suçu kime atıyorsun? Kendini suçluyorsan doğru yoldasın. Bu demektir ki beklentilerini gerçekleştirecek olan eylemlerin öznesi sensin, nesnesi değilsin. Gerekeni yapmamışsındır demektir. İnan ki böylesi hem doğru, hem de kolay. Arzu ettiğin şeyin gerçekleşip gerçekleşmemesinde senin bir kontrolünün olmaması ne kadar çaresiz kılar seni bilmez misin? Gökyüzünden bir yıldızın kaymasını ne kadar bekleyebilirsin?
Yani sevgili insan bırak dışarıya dair tüm beklentilerini, hayali ortamlarda hayali kişileri hayali senle buluşturma. Ne kaybedersin? Hiçbir zaman sahip olamadığın bir şeyi: kontrol. Beklentisiz olmak yaşamla bağdaşmaz, ölürsün. Olmayı umut ettiğin gibi olmaya çalış lütfen, karakterinle ilgilen mesela, hayal kırıklığına uğramazsın, şaşırmazsın.
             
                                                                      S.I.

Hatırlandığı Gibi

18 Ocak 2015 Pazar




Bazen arkamızda kalan, bazen ise hızına yetişemediğimiz hayat oldukça hevesli alacaklarından...

Barış abi kitabında ne güzel söylüyor:  "Bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, herşey hatırlandığı gibi!"

Yolların her kilometresinde hayat deklanşöre basmadan önce her ne kadar "Gülümse!" demeyi unutuyor olsa da şunu her zaman söylüyor: "Çekiyorum!"

İşte böyle oluşuyor bizim kafamızın içinden başka hiçbir yere kaydedilmeyen günlüğümüz, garip bir okunma hevesiyle açılıp duracak hafızamızda, açılıp duracak ve biz istesek de kendimizi alamayacağız bundan, hayatımızın arka sokaklarında dolaşmaya çıkacağız yol boyunca.

Tabi bu fotoğrafların bazıları arşivde çekildiği gibi durmuyor, çizikler oluşuyor, renkleri soluyor, üzerinde oynamalar oluyor, belki daha çekilirken yanlış kaydediliyor, belki siliniyor, kimisinin oralarda bir yerde olduğu biliniyor ama bir türlü bulunamıyor.

Kimi fotoğraflarımızda kötü çıkıyoruz, kimisinde nasıl çıktığımızı dahi bilemiyoruz, bundan dolayı kimi fotoğraflarda tahribatı bizzat biz yapıyoruz.

Kimi zaman ise o kadar güzel ve arşivlik fotoğraflarımız "zaman" yüzünden bozuluyor, farklılaşıyor, değişiyor, siliniyor.

Sonrasında ise kimi zaman işimiz düştüğünde, kimi zaman aklımıza getirmek istediğimizde, kimi zaman anlatmak istediğimizde,kimi zaman ise aynı kadraja giren arkadaşımızla geçmişi yad edmek istediğimizde beyin kıvrımlarımızın arasındaki depolardan çıkarıp önümüze getiriyoruz.

Hele bir de o fotoğraflar güzel fotoğraflar ise... Nasıl da seviyoruz ortaya çıkarmayı, nasıl da unutmak istemiyoruz, nasıl da dönüp dönüp tekrar tekrar bakıyoruz, nasıl da özlemle anıyoruz...

Ama ya o kötü fotoğraflar...Hatırlamak istemediğimiz... Gömüyoruz onları daha derinlere, unutulmaya bırakıyoruz.

 İşte böyle oluşuyor insanın öyküleri "hatırladıklarından"
 İnsanın geçmişini sakladığı ve geleceğe uzanan...


Yazarken dinlenen şarkı: Vega - Ankara

Ah yağmur dönerken kara
Yine yol var falımda
İster özle
Yok istersen hiç hatırlama...






NÖROARABESK

21 Temmuz 2014 Pazartesi

     Nörolog Sinan Canan'ı dinledim Pelin Çift'in sunumunda.
     Şu tarz bir laf vardı: Beyin kapasitemizi artırmaya çalışmamalıyız.
     Hepimiz şartlandırılmış toplum normlarıyla inşa edilen bir eğitim fabrikasına, kurslara vs. gidiyoruz zaman zaman. İyi olmasa bile beğenilen bazı özellikler var ve kendimizde mevcut değilse hemen gidip bu yetiyi beynimize entegre ettirmeye çalışıyoruz. Ancak herkesin beyni benzersizdir ve bir taraf eksikse genellikle başka bir özelliğimizle bunu kapatırız. Yani hepimizin kapasitesinin yüksek olduğu belli alanlar var ve aslında bunların üzerine gitmeliyiz kim ne derse de. Beyin bizim için en uygun olabilecek şekilde ömrümüz boyunca kısmen köreldi kısmen gelişti. Ama bireyin kendisi için en uygun şekilde yoğruldu. En azından bireyin sürdüğü yaşantı şekline en uygun biçimde. Birey için uygun olan ile yaşam tarzı için uygun olan örtüştüğü anda iş bitmiş demektir, karşımızda harikulade bir kapasite vardır. Tutup başka insanlarda gördüğümüz özellikleri edinmeye çalışmak beynin özgün yapılanmasına ters düşer.
     Sonuçta şöyle bir yere varabilir bu iş; bir şeyi çok iyi bilmek, bir şeyde otoriteleşmek yerine, pek çok şeyi az az bilmek. Bir şey ortaya koymak istiyorsanız, o konuda en uca varmanız gerekir çünkü yeni üretim, keşif orada gerçekleşir. Ufku görebilmek için en yüksek yere çıkmak gerekir. Bilinen aşamalar çoktan geçilmiş ve onların üzetine yeni bilgiler konmuştur zaten. Matematikte türevi yeniden keşfetmenin bir manası yoktur. Pek çok şeye meraklıysanız bile önce bir ana konu seçmeniz şarttır bana kalırsa. Onda maksimuma yaklaştıktan sonra pek çok şeye dallanıp budaklanabilirsiniz.
     Bu ana branşı seçmek diye bir şey olamaz aslında. İnsan beyni duygusal bağ kuramadığı bilgiyi öğrenmeyen bir yapıdır. Dolayısıyla sevdiğiniz şeye yönelmeniz bu seçimin çoğunu halledecektir. Bir konuda uzman görünen, uçmuş dediğimiz kişilerin çoğu aslında yaptığı işi tutkuyla yapan kişilerdir, haliyle beyinleri bu konuda maksimum performansı sergilemiştir.
     Sonuçta şu noktayı vurgulamak bence çok önemli; kendinizi bazı beğenileri kazanmak uğruna şekillendirebilirsiniz ve bu beğenileri kazanabilirsiniz de. Fakat ne yazık ki sonuçta bu aldığınız şekil, bu içine girdiğiniz yaşam tarzı size sevdiklerinizi, sizin için doğru olanı sunamaz çünkü siz bu noktaya gelebilmek için pek çok şeye adapte olmuşsunuzdur. Bunun uğrunda özünüzü, sevdiğiniz şeyleri terk etmişsinizdir.
     Haydi popüler kültüre bir güzellik yapalım, belki de arabeske, bilemiyorum.
     Sevdiğine kendini sevdirmek için kendinden vazgeçersen, seni gerçekten sevecek olan kişi seni bulamaz. Başkasının hayatına yelken açarsın, sana yabancı olanlarla.
     Bu dediklerim kesinlikle doğru ana bir de şunları böyle biraz kırılgan, sitemkar, duygusal, belki de şiirsel bir dille yazabilseydim dillerde sakız olurdum ancak söylemek istediğim net anlaşılmaz, sakız gibi her yöne çekilir, her çeşit manşetin altına tweet olarak atılırdı.
     Kendimi beğenmenin binbir yolu var.

                                                                                            S.I.

"Önder"siz Beşiktaş

16 Temmuz 2014 Çarşamba



Bazı insanlar vardır, içinde bulunduğu düzene fazla gelir, topluma fazla gelir, çağa fazla gelir. Öyle fazla gelir öyle parlar ki "iyi" den anlayan gözler hemen onun farkına varır. Ama böyle insanlarla çok çok nadir karşılaşılır... Öyle birini tanıdım... Üstelik hiç ummadığım bir yerde, gönül verdiğim renklerde...

Bir kurum yada kuruluşun içinde bulunurken yada yada dışardan gözlemlediğinizde görürsünüz ki ya düzen genelde bozuktur yada yanlış giden bir şeyler mutlaka vardır.Bu bozukluğun bir çok sebebi olabilir.Böyle bir durumda önünüzde üç seçenek olur. Ya düzene ayak uydurursunuz ki genelde yapılan budur. Yada düzen o kadar bozuktur ve sizin de gücünüz ve sabrınız sınırlıysa ben bu düzenin parçası olmam deyip bulunduğunuz pozisyonda çalışmaya devam etmezsiniz, son seçenek olarak da dersiniz ki ben bu düzeni değiştiririm yani ben bu oyunu bozarım! 2. seçenek onurlu bir davranıştır ama 3. seçenek onurlunun da ötesinde kahramancadır.

Fikret Orman'ın ilk başkanlık döneminde göreve getirdiği İbrahim Altınsay sportif direktör olduğunda 2. seçeneği tercih etti. 1 ay dayanabildi ve istifa etti. Çok üzülmüştüm o gün. Umutlarımızı aldı elimizden çünkü o gün. Güneşli günler göreceğimize dair inancımızı kaybettik o gün. Ama sonra zor durumlarda kaçmanın kolay olduğunu farkettim. Ne olursa olsun kalıp mücadeleye devam etmeliydi diye düşünmüştüm. Daha iyisini bulabiliriz diye düşünmüştüm.

22 Mayıs 2013'te başkan Fikret Orman futbol direktörlüğüne Zeki Önder Özen'i getirdi. Kendisini futbol yorumculuğundan tanısak da çok da bilmiyorduk açıkçası. 18 Haziran 2013'te bir basın toplantısı düzenledi Önder Özen. İlk paragrafta bahsettiğim şeyi o gün farkettim... Önder hoca buraya çok fazlaydı...

"Kendime 18 ay veriyorum. O gün hedeflediğim noktalara ulaşamazsam görevi bırakıcam" diyordu. Herşeyi planlamıştı Önder Özen.O günkü basın toplantısında hiçkimsenin daha önce duymadığı, bilmediği projelerinden bahsetti. Yepyeni terimler soktu futbol kelime dağarcığımıza.Kulüp artık kurumsallaşacaktı onun sayesinde. Futbolu "profesyoneller" yönetecekti. O kadar olaylara hakimdi ki neler yapılması gerektiğini o kadar iyi biliyordu ki "Beşiktaş'ı şu noktalara getireceğiz" dediğinde Beşiktaş'ı gerçekten o noktalara getireceğinden adımız gibi emindik.

3. seçeneği seçmişti Önder Özen. GQ Türkiye Eylül sayısındaki röportajında kendisine sorulan Nasıl gidiyor, beklediğiniz gibi mi? sorusuna "Zor bir iş olmasa bana ihtiyaç olmazdı. Kolay üstesinden gelinebilecek bir şey olsaydı ben burada olmazdım." demişti. "Ben bu kulübe yeni geldim, ama dışardan da biliyorum ki; bu kulübün geleneklerinde kapı kapı dolanıp yalvarmak yok, dilenmek yok. Türkiye'de sistem buysa, bu çocuklar mücadeleleriyle bu sistemi yıkar, biz bu sistemi yıkarız!" diyordu. Daha sonra Hürriyet'e verdiği bir röportajda teknik direktör Slaven Bilic'le arasında geçen konuşmayı şöyle anlatıyordu: "Türkiye’de bazı güçler var, onları anlattık kendisine. o da “bizim gücümüz nedir” diye sordu. “bizim gücümüz kalbimizdir” dedik. “peki transfer” diyor, ben “give me two days” diyorum. peki “şu pozisyona adam” diyor ben bu kez “possible” deyince seviniyor ancak “but give me two weeks” dediğimde yıkılıyor. en sonunda “gücümüz yok baş edemeyiz” dedi. “başedeceğiz, zaten böyle kazanacağımız için sen efsane olacaksın" dedim." Yine aynı röportajda:"sezonu kasımpaşa’da tamamlar mıyız, kestirmek zor ama beşiktaş nerede oynarsa oynasın destek verir. Zor zamanlarda daha etkilidir beşiktaş taraftarı. Olimpiyat, bir stat nasıl yapılmamalının cevabıdır. Ancak çok meydan okuyasım var: Olacaksa orada olsun; bir şeyler gümbürdeyecekse orada gümbürdesin; bizim başımıza bir şey gelecekse orada gelsin; biz birilerinin başına bir şey getireceksek de orada getirelim." diyordu.

Çalışmalara başladı Önder Özen. Hem de ne çalışmak. Bir spor programına konuk olduğunda Ali Ece ona: "Hocam kendinizi rüyanızda şuralarda görüyor musunuz?" diye sorduğunda "Rüya görmek için önce uyumak gerekir!." diyordu. Tesislerde yatıp kalkıyordu. 3 saatten fazla uyuduğunu gören olmamıştı. Hatta bir keresinde "Oğluma söz vermiştim, ona kimya çalıştıracaktım, 2 haftadır erteliyorum" demişti. O lafını duyunca duygulandığımı hatırlıyorum.

Projelerini bir bir hayata geçirmeye başladı Özen. A takımı yapılandırdı. Dortmund'un taktik analizcisini getirdi takımına. Otoritelerin Dünya'nın en iyi 3 kaleci antrenöründen biri dediği ismi getirdi. Atletik departmanı kurdu, sağlık laboratuvarının temellerini attı. Belçika, Brezilya'da feeder club'larla anlaştı. Scout sistemini geliştirdi. Değerli bir oyuncu varsa bundan ilk bizim haberimiz olacak diyordu. Altyapı ve jira eğitiminde yeni yapılanmalara gitti. Yalnızca güçlü bir altyapıyla sürdürülebilir başarıların sağlanacağını biliyordu. Ve daha birsürü şey...

Her kuruşun hesabını yapardı. Tesislerde bazı odaların gereksiz yere kullanıldığını düşünür bu yüzden elektrik faturasını fazla ödüyoruz derdi. Bana 2 tane kocaman oda vermişler, burada krallar gibi kalmamızın anlamı yok derdi.

İlkelerine inanılmaz bağlıydı. "İnsanların ne dediği önemli değil, benim hergün kendimle ettiğim kavga önemli" derdi." Ben çok hata yaptım, bugünden sonra da yapacağım ama aynı hatayı ikinci defa yapmam" derdi.

Değişen düzen birilerini rahatsız etmeye başladı. Başta medyayı; artık istedikleri gibi kulübe girip çıkamıyorlar, bilgi uçuramıyorlardı, sansasyon yaratacakları transfer haberlerini öğrenemiyorlardı. Bir diğer sorun da medya maymunu yöneticilerdi. Bu insanların sürekli tv'ye sırf kendi ünlerine ün katmak için yaptıkları  x oyuncuyla anlaşmak üzereyiz, y oyuncuyla ufak pürüzler kaldı vb. söylemleri Önder Özen'i çok rahatsız ediyordu, çünkü böyle bir söylemde bulunulduğunda oyuncu için istenen ücret bir anda 1'ken 5'e çıkıyordu. Önder hoca yöneticilerin konuşmasını yasaklamıştı. Menajerler de bu durumdan rahatsızdı. Önder hoca onların kulüp binasına giriş çıkışlarını yasaklamıştı. İstedikleri oyucuyu istedikleri gibi artık pazarlayamıyorlardı. Önder hoca bu durumdan duyduğu rahatsızlığı şöyle ifade etmişti:"Ben takım uçağında menajer görmeye dayanamıyorum. Ölmeyeceğimi bilsem uçaktan hemen atlarım" diyordu.Önder hoca bugünü değil, hep geleceği planlardı, geleceği düşünürdü. "Bugünler için geleceği ipotek altına almam" derdi.Dolayısıyla sabırsız taraftarla da arası pek iyi değildi.

Bütün bu görüp duyduklarımdan sonra uzun zamandır hiç bu kadar ümitlendiğimi hatırlamıyordum "lan şu adamı bi bıraksalar neler yapacak şuraya" diyordum.

Önder hoca istifası çantasında gezerdi. Her profesyonel görevi bırakacağı zamana hazırlıklı olmalı derdi. Yöneticilerden birinin yan bakışı, ifadesi hatta imasıyla görevi o anda bırakacağını söylerdi.


Önder hoca bugün istifa etti.


Önder hoca istifa etti, futbol benim için anlamını yitirdi. Önder hoca istifa etti, hep o filmlerde gördüğümüz "iyi"lerin en sonunda mutlaka kazandığı bir dünyaya olan inancım bitti. Önder hoca istifa etti, bugün, yarın elimden kaydı gitti.Önder hoca istifa etti, içimiz boşaldı bugün ne inancımız kaldı ne umudumuz...

Şöyle demişti yıllar önce attığı bir tweette: "yurdum insanını kim 'günü yaşar-günlük başarıya secde eder' hale getirdi.Kim kör etti de hepi topu 3-4 sene sonrasını göremez hele getirdi?"

Çok utanıyor ve bir o kadar mahcup hissediyor insan kendini. Çalışmak isteyen, kendi çıkarlarını değil de gerçekten bu kulübü düşünen, emeği ile anılmak istenen düzgün bir adamı yine o "çarka" teslim ettik.

Beşiktaş'ın çocuğu dedikleri insanlar Beşiktaş'ı mahkemelere verip kulübü milyonlarca euro zarara sokarken, sırf daha önce Fenerbahçe'de bir süre çalıştığı için, bir takım çevrelerin Beşiktaş'ın başında Fenerbahçeli görmek istemiyoruz dedikleri adam giderken tazminat talebinde dahi bulunmadı, haketmediğim parayı almam diyerek ayrıldı.

Geçenlerde bir beşiktaş'lı dostumuz söylemişti "bi şeye canım sıkılınca aklıma Önder Özen'in Beşikaş'ta olduğunu getiriyorum, moralim düzeliyor"...
Ben şimdi bi şeye sevinsem, aklıma Önder Özen'in bırakıp gittiği geliyor.. kötü oluyorum.

Nede güzel demişsin vaktiyle hocam:"Futbolun adaleti vardır. Adil görünmemesinin nedeni, oyunun unsuru olan veya unsuru bile olmayan insanların çirkinliğidir." Futbol kelimesi yerine hayat kelimesi de ne kadar yakışıyor değil mi, futbol asla sadece futbol değildir zaten.


Bizi bağışla.
Koruyamadık seni.
Arkanda duramadık.

Seni unutmayacağız
Yolun açık olsun...







Tanrı Parçacığı: İnsan

24 Haziran 2014 Salı

     Güç dediğimiz şey asla sahip olabildiğimiz bir şey olmamıştır. Güç dediğimiz, başka insanları inandırdığımız şeydir. Bu, her çeşit üstünlük için geçerlidir. Üstünlükten bahsediyorsak başka ihtimal düşünülemez. Çünkü üstün olmak, alt etmeyi şart koşar ve bunun doğasında kıyaslama vardır. Bu halde her çeşit üstünlük başka bir şeyin varlığına bağlı ve muhtaçtır. Her üst bir alta muhtaçtır.
     İnsanın özünde kıyaslama yoktur. Öz özgüldür. Herkesin kendi oluşu vardır yalnızca. Zaten bu yüzden kimse hayatta olmak istediği birisi olamaz çünkü herkes daha önce hiç var olmamış bir karakteri oluşturacaktır, ve bunu önceden öngörüp rol model olarak belirleyemez. Herkes bir elma, armut vs. gibidir, eşsizdir fakat toplamda bir bütün ederiz. Bu da bir başka konu.
     Aynı boşluğu doldurmaya, aynı ayakkapını giymeye çalışmadığımız sürece kıyaslanmamız yersizdir.
     Güç, kudret ve her türlü üstünlük bu yüzden Tanrı'ya atfedilmişdir.
     Merhabalar.

Konak

6 Haziran 2014 Cuma

Hayatta amacı olan insanı severiz.
Onu girişe paspas ederiz.
Kırmızıya boyar, varaklarla süsleriz.
Arkasına saklanır, "ama"larını geri dönüşü olmayan kutuya atar,
Ve ona 'önden giden' nişanını takarız.
Köprüyü ona açtırtıp, suyu altından yürütürüz.
Gönlüne doluşur dilate ederiz, yetmezliğinde vallahi darılırız.
Aklı onu enfekte ederse mazallah bir koşu gider, aynasına 'kibir' diye yazarız.

                                                                                                     S.I.

Neden Hep Neşeyle Doluyor İnsan

19 Mayıs 2014 Pazartesi

     Ülkemizin gençlik bayramı imiş bugün. Bu bayramı ilan eden şahıs gençleri takdir ediyordu. Haklı tabi, insan bir şeyi değerlendirirken kendinden yola çıkar. O adam da kendi gençliğini düşündü ve şayan-ı takdir özellikleri olduğuna emindi. Bunu genç olmadığı bir dönemde yapmasının da payı var tabi ki.
     Şu anda bu bayramın hala savunulmasının nedeni ise önderi takdir ediyor olmak, gençleri değil, ah kesinlikle değil.
     İnsanları lanetleyen bir gün olmamalı mı? Sonuçta iyi bir şey adına yapılan kutlamalar da o iyi şeyin mutlak olduğunu savunmuyorlar, bir damlası bile onurlandırılıp yüceltilmeli diye bağırıyorlar, artık fısıldıyorlar. Bence insanların ibretlik bir nebze özelliği bile olsa bu gözler önüne serilip kınanmalı, törenlerle. Paçalarımızdan kötülük aktığı günleri de gördü bu dünya, o zaman bunu hak etmiyor mu?
     Buradan sonra ise somut örneklemelerle tezimi sonuçlandırıp, faydalarını anlatmam lazım, ama ben bir şeye kendim emin olduktan sonra başkalarına anlatmaya hep üşenmişimdir. Hiç yoktan iyidir.

Haberim yokmuş gibi çek panpa

17 Nisan 2014 Perşembe

     
         "   Ben, gülmekten öldüren kadınım...
             ...Şu dünyada en komik, ama neşeden değil, kahırdan öldürecek kadar komik kimdir bilir misiniz? Olmak istediği kişi ile olduğu kişi arasındaki uçuruma tepetaklak düşenlerimizdir. Hakikatten kaçarken yalana tutunan, azıcık mutluluk ararken zırıl zırıl mutsuzluğa bulanan, başkalarınca sevilmek uğruna kendi kalmaktan vazgeçenlerimizdir....
             ...Hayatı dondurup saklamak mümkün değil, güzel bir anı da öyle. Hele de hatırlamak isteyeceğiniz bir hayat yaşamadınızsa, dondurmak isteyeceğiniz güzel bir anınız yoksa. Öyleymiş gibi yapabilirsiniz ama... Kendinizden yeni bir suret çıkarabilir, başkalarını buna inandırabilir, yalanınıza herkesten evvel yine kendiniz kanabilirsiniz. Şen şakrak Facebook fotoğraflarınıza bakın, ne demek istediğimi göreceksiniz...
           ...Benzemediğimiz insanları andıran insanların, yaşayamadığımız hayatlara öykünen hayatların resmini yaptırmıyoruz artık; devir değişti . Fotoğraf diye bir şey çıktı evvela, sonra başka bir şey daha; ne diyorsunuz adına, sosyal medya! Oralarda oynuyoruz küçük oyunumuzu şimdi. Mektuplar yolluyoruz, olduğumuz kişiden olmak istediğimiz kişinin sefil posta kutusuna.
            Haberim yokmuş gibi çek panpa. Çok güzelmişim, çok mutluymuşum, hatta en çok ben mutluymuşum gibi çek. Yalnızlık nedir bilmezmişim, nerede akşam orada sabah gezmekteymişim, hayat cezasını saz caz varyete nizamında çekmekteymişim gibi çek. Bir damla gözyaşı akıtmamışım, hiçbir gece yalnız uyumamışım, şen şakrak kahkahalar içinde yaşamaktaymışım gibi çek. Herkes öyle görsün beni, öyle tanısın. Sonunda belki, ben de inanırım..."

Ben, Gülmekten Öldüren Kadın (Herakleia-Köln) -  OT Dergisi - Nermin YILDIRIM

Yaşam Cephesi

12 Nisan 2014 Cumartesi

Tüm öğretilenleri unutsak, ne iyi, ne kötü bilmesek.

Yaşadıklarımızı unutsak, unuttuklarımızı yaşasak.

Tüm tanımları silsek, her şeyin gerçek ismini öğrensek. Daha fazla kanmasak bu hayata, içmesek kana kana.

Bir kere olsun şu tekerleme gerçek olsa ve yalnızca gördüklerimizi, duyduklarımızı bilsek ama inanmasak.

İnandığımız her şey yok olsa. Sadece birbirimiz kalsak. Birbirimize inansak. Böylece insan için var olmuş şeyler uğruna insanlara saldırmasak.

Kendimizi sözlerin hedef tahtası zannetmekten vazgeçsek. Kendimiz değil de, fikirlerimiz masaya yatsa, biz yine yatağa.

 Ülkeler ve ilkeler olmasa, insanlar doymasa.

Yalnız kalsak, yalnızlıklarımızı alsak, versek.

Kardeşliğe bu kadar kafayı takmasak da geriye tek kişi zamiri  "biz" kalsa.

Bilmesek kimliğimizi, aslında ne olduğumuzu sonra da kim olduğumuzu bulsak.

Herkesi ayrı ayrı sevsek de, hepsine aynı değeri versek.

Hayat sarhoş olunmaya kıyamayacak kadar güzel olsa.

Ve hiç uyanmasak.

Serpens Immunis          

Bir gün uzaylıların istilasından korkmaya başlarsak ve düşmanla işbirliği yapma veya Dünya terki mümkün değilse bütün dünya buna inanacak, hayat bayram olacak, sonsuza uzanacağız, gelecek kalmadığında.

-Bu sahte- barışın tek sorunu savaşsızlık.

Her birimizin kulağından yırtarcasına çekilmesi lazım.
Borç oldukça insanlar yanlışı, haksızı savunma yiğitliğini gösterecekler.
Bağlı olduğumuz insanlar, ülkeler, kurallar oldukça her zaman doğruyu söylemeyeceğiz.
Hayatta kalma umudunun olmadığı savaş tüm yalanları söker atar.

Var "Olmak"

11 Nisan 2014 Cuma



İnsan zihni olarak bir şeyi anlamlandırırken çoğu bilimin de faydalanıp kullandığı gibi zıtlıklardan faydalanıyoruz. Sıcağı soğukla, iyiyi kötüyle, güzeli çirkinle...Tembelliğimizden mi ileri gelir bu durum bilmiyorum ama işimizi birçok konuda kolaylaştırdığı kesin.Günlük yaşamda da durum böyledir.Bir şeyin varlığı yokluğuyla anlaşılır.Örneğin koca ömürr sağlıklı şekilde geçerken aslında sağlığın çok da farkında değilizdir ta ki hastalanmaya görelim.Aaa deriz sağlık diye birşey vardı ne kadar da önemliymiş, sağlığın anlam ve önemi bir anda artar.İşte bu kadar da sığız.

Bu bağlamda bizler ölüme bakarak yaşamı yani fiziksel olarak var olmayı gayet güzel anlayabiliyoruz.Gelgelelim spiritüel anlamda kazın ayağı öyle değil.Bilincinizin olmadığını düşünsenize, tam bir yokluk hali, nasıl anlayabiliriz ki bunu, nasıl idrak edebiliriz, dikkat edin ne idiğü belirsiz bir boşlukta kapladığımız alandan bahsetmiyorum, içinde bulunduğumuz beden önemli değil, anlayamıyoruz çünkü zıttını bilmiyoruz çünkü bu anlamdaki yokluğu bilmiyoruz, yokluk kavramı içinde bu kurulan cümlelerin hiçbiri de yok, yokken ne düşünüyorsun ne farkına varıyorsun ne biliyorsun, yoksun işte.Bu anlayabileceğimiz bir şey değil.İşte bu anlamdaki yokluğu idrak edemediğimiz için varlığımızın değerini tam olarak anlayamıyoruz.Bu yüzden insanlar fiziksel anlamda ölmeyi her ne kadar kabullenemese de anlayabilirken, bilinç anlamında ölümü(buna ruh da diyebilirsiniz) ne anlayabilir ne de kabullenebilir.Neden bunu anlattım, bir şeyin farkında olalım diye...öyle yada böyle biz varız, öyle yada böyle bu büyük bir lütuf,neden varız sorusundan önce iyi ki varızın farkındalığı gelmeli, duyulması gereken şükranların ilki bunun için duyulmalı, çünkü şu evrene dair ne varsa öncelikle biz varız diye...ya olmasaydık?

Madem var olmaktan bahsediyorum bu söz öbeği ile ilgili teolojik olarak birşeyler söylemeden edemeyeceğim.Çünkü bu terminolojide iki farklı insandan bahsedilir.Biri biyolojinin bahsettiği insan ki buna "beşer" denilir.Diğeri ise hakkında şairin konuştuğu, filozofun söz söylediği, dinin ilgilendiği "insan"dır.Çok kaba bir tabirle insan beşerin gelişmiş halidir denilebilir.Ali Şeriati'nin ifadesiyle yeryüzünde var olan iki ayaklı, türüne has bir takım özellikleri olan canlıya beşer denir.Beşer bir imek/var bulunmaktır, insan ise beşerin, canlı cansız bütün varlıkların aksine bir "olmak"tır.Biz beşerlerin sürekli "olmak" gayreti içinde olmamız gereken yüce hakikat anlamında insan, ideal özellikler olarak elde etmemiz gereken üstün özelliklerden ibarettir,olmayan ama olması gereken özelliklerden ibarettir.Dolayısıyla beşerin hedefi, insan olmaktır.Yine insan olmak, erişildiğinde bir "imek"e (var bulunmak) ulaşılmış olacak sabit bir merhale değildir; hayır insan sürekli "olmak" (oluş, olma süreci) halindedir ve sonsuza doğru daimi ve ebedi bir gelişim süreci, tekamül süreci içindedir.Bu yolun sonu yoktur, bu yolda durma yoktur.Bu "olmak"ın ve insanın manasıdır.

MODA

9 Nisan 2014 Çarşamba


Kimse kusura bakmasın şimdi bu yazdıklarıma;

Bir şey moda ise bizim için güzeldir, ünlü ya da örnek aldığımız birisi tarafından yapılmıyorsa güzel değildir.
Taze bir olay olan Pamir'in kaybolmasından bahsedelim. Bu yazacaklarım sadece bu olaya yönelik değil tüm medya hareketlerine yöneliktir.

Ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Fotoğraflara baktıkça üzülüyor insan. Gencecik çocuk kim bilir belki bir müzisyen olup şarkılarla bizleri ağlatacaktı, belki doktor olup birilerinin hayatını kurtaracaktı.
Bütün sosyal medya ağları Pamir'in bulunması için seferber oldu. Akut tüm gün ve gece çabaladı. Şimdi kimse yanlış anlamasın, Türk milletine yakışan budur; birlik olup zor durumda olana el uzatmak. Bence yapılması gereken şey de budur. Ve son harfine kadar doğru hareketlerdir.

Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına; daha önce twitter'da ve facebook'da o kadar kayıp çocuk ilanı gördük. Neden bunları bulmak için tüm medya seferber olmadı da sadece gerçekten duyarlı 30-50 kişi retweet etti. Neden tüm Türkiye'yi ayağa kaldıramadık da o gencecik doktor, müzisyen ya da mühendis olabilecek çocuğu da canla başla aramadık? Onun ailesine hiç tanımadıkları insanlardan neden destek mesajları gitmedi?
Geçende metrodaki bir olay; iki genç bayan Pamir'den bahsediyor "ya çok üzüldüm" - "ya ben ağladım" falan filan. Metrodan çıkıyoruz yanından geçen Pamir yaşındaki çocuğu ittiriyor geçmek için. E hani çocuk sevgisi, şevkati?Kaçımız sokaktaki gerçekten zor durumda olan çocuklara yardım ettik şimdiye kadar? Ya da kaçımız tanımadığımız bir çocuğa gerçekten içten üzüldük? Kaçımız sofrada yediğimiz yemeği bir başkasının yiyemediğini aklımıza getirdik? Kaçımız gece sıcak yorganın altındayken evsizleri düşündük?Gezi olaylarında da benzer bir durum geçerli, siyasi bir çerçevesi olduğu için o konuya girmek istemiyorum.

Tabi kronik sorunların, toplumda uzun zamandır var olagelen sorunların tek bir boyutu, nedeni yoktur pek.Burada da işin içinde topluma şirin, hoş, duyarlı, bilgili vs. görünme yani kendimizi topluma iyi bir değere pazarlamaya çabamız var, tembelliğimiz var, müthiş samimiyetsizliğimiz var, cahilliğimiz var, var oğlu var...
Peki biz ne zaman bunları düşünüp, farkına varıp, çözmeye çalışacağız?
Ancak moda olduğu zaman mı?

Şiraze

17 Mart 2014 Pazartesi

       Dergileri karıştırıyordum. Bazı yazılar var, onları bir yere koyamıyorum. Yani tek derdim intizam ya! Buhranların hıncı ile dolmuş sayfalar. Analitik düşünce bir araçtır, çok yüklenince şalter atar ve kaybolur. Mümkündür ya artık, olmaz olmaz. Kimisi de yazar fırsat bu fırsatken. Ne de olsa yazı. O vakit birkaç sorunu vardır insanın, kafasında birkaç düşünce, aslında biraz demek lazım haşa! Daha basittir bana kalırsa yazılmadan önceki düşünceler. Malum o anda insan yaratıcı olur, çünkü boş vermiştir her şeyi, mantık da anlamsızdır. Gün görmemiş bir Türk dili edebiyatı çıkar ortaya. Burası biraz sakattır, arızalıdır işte. Acırım okurcağıza. Hele ki algı gücü ortalarda ise, yolun ortalarındaysa bilemez kimin tarafına geçeceğini.
        Bu yazılarda her yazarın ipini tutmamak, iplememek gerekir. Yazdıkları kulağa hoş geliyordur, enteresandır ya, durmaz artık. Ben duruyor muyum?
Yazı yazıp, cümle aleme yaymaya herkes meyletmez, herkes yapmaz. Yine de kontrolsüz kalem sahipleri yüzünden bir yazı kirliliği var. Meşgul ediyorlar insanları. Bıraksalar millet birbiri ardına güçlü, özgün kavram/ fikir/ inanç/ vaka okuyacak. Özgün olması bir yazıyı değerli yapmaz, çünkü yazıdır en nihayetinde. Demiyor muyduk sonuna iki nokta koyup dili açıklamıyor muyduk? İnsanların duygu ve düşüncelerini ... bıdı bıdı... ifade etmesine yarayan... bıdı gıdı... iletişim aracı vesaire diye.
           Hemen her bilim dalı hemen her sanat dalı bir miktar dil kullanır. Anlatılası bir şey vardır ve deriz ki biz bunu başkalarına nasıl açıklayalım, merak eden vardır belki. En iyisi yazalım da okusunlar deriz. Kendi kafamızdakini mümkünlük sepetine bindirip yolcu ederiz misafirperver zihinlere doğru.
           Her şey kendisinin engelidir. Burada edebiyata geliyoruz. Burada dil, d-i-l olduğundan bir paradoks doğar, nur topu gibidir adını edebiyat eyleriz. Burada da işin özü aslında bir şeyi anlatmaktır hepsi bu. Karşının anlatması için bir şeyin güzelce anlatılması gerekir. Güzel derken? En baştaki amaca en uygun hizmeti sağlayacak bir üslup ile, amaç neydi düşüncemizi başka bir zihinde tezahür ettirmek. Bu anlatım üzerinden diğer insanlar yollarına devam edebilirler.
           Tanımı kesin olmayan, genellikle soyut konularda edebi kayış kopar. Aşk diyelim mi, yalnızlık, ölüm, hüzün, ayrılık? Her akılda bu kavramlar için bir yer vardır. Olmalıdır. Bazılarının fikri vardır. Az bir insanın da söylenmeye değer sözü olurdu, belli başlı kimseler de bunları yazabilirdi ki çok kişi haberdar olsun Bu zincir kuruldukça, herkesin bir sözü oldu. Yazmak mümkündü her zaman, ancak bunu bir kitlenin gözüne sokmak kolaylaşınca ağzımızın tadı kaçtı, kulağımız paslandı, gözlerimiz kanlandı. Öncesindekilere klasikler dendi bu yüzden. Her şeyi okumak zorunda değiliz, kabul, zaten bunu yapmıyoruz ama ne bilelim sayfa sonu pişmanlığının olup olmayacağını.
            Bahsettiğim ilham dolu buhranların buhar gücü ile asılırlar kalem kağıtlarına. Cümledeki kelimelerin yarısı gerçek anlamından boşanır. Aman Tanrım, sanat mı nedir bu,  ne kadar da değişik, ne içli yazı ama!! Kıskanç olmadığını kanıtlayamazsın, eleştiremezsin bu serseri yazıları. Adam şair, adam büyük yazar, anlayamayız neler çektiğini. Yazının anlamını okurken sıfırdan yaratırız neredeyse. Bazen algısı o kadar yanlış işler ve fuzuli olanı öylesine büyütür ki yazar, anlarsınız ki bu durumda bir yeti değil yetersizlik var. Sonuçta okuyucunun zihninde belki bir düşünce oluşur tabi ama bu ortadaki işi değerli yapar mı? Bu atıp da tutturmak değil midir?
            Bana bu lafları sarf ettirmeyecek pek çok da büyük edebi eser vardır. Hürmetler. Çok hoş - hoş olması yetmez- yeni, güçlü bir anlatımla bir yazı sunarlar. Dilin hakkını avcuna verirler, çünkü dil değerli, faydalı bir olguya hizmet ediyordur en sonunda.
             Sen ölümün tanımını yaparken bok böceğinin yalnızlığını işleyebiliyorsun diye sana bir yer ayıramayız. Herkesin başkasına bulaşmadıkça lüzumsuz olma hakkı vardır, yazıktır. Ama acıma duygun yoksa da git kendi bucağında lüzumunu yitir.
           Maksat edebiyatken edebiyat, felsefeyken felsefe, yemekken yemek yemek, konuşmakken konuşmak, eylemi lüzumsuz eder.
          Sanat için sanat da olmaz. Kimse kendisi için yaşamaz. Hiçbir şeyin tanımı amacını kapsamaz. Mümkündür hepsi maalesef, etmeyin eylemeyin.
           Edebiyat yalanlar söyletebilir, yeter ki güzel olsun. En basit örneğini her gün sosyal medyada görüyorum. Bir şeyi zıtlıklarla açıklarsan güzel, daha da acısı, doğru sanılıyor.                  
Hadi yapalım :
İnsanın mutlak yalnızlığı kalabalıklarda yaşanır.
Karanlıklar hüküm sürdükçe yıldızlar olacaktır.
En cahil olanlar, en çok bilip de, en kolay inananlardır.
Bu sözlerin üzerine bir gerçek inşa edemeyiz. Bir yol çizemeyiz. Beğen butonuna tıklarız.
            Sevincin edebiyatı da yoktur pek, bu da ilginç. Mutluluk, vefa, sadakat, onur, akıl, vicdan... niye sanata konu olmuyor zaten güzel olanlar. Burukluğu işleyip de güzelliği yaratmak zor olanın daha değerli olması ilkesine mi tapar? No pain, no gain, peki ama hayat bu kadar berbat değil ki.
           Malum en büyük başyapıtlar da bir anlık çağrışımın ateşiyle dökülüp gelmiştir. Yani bilincin an be an damlayan şıpırtılı ürünü değillerdi. Biz akıllı insanlara henüz güvenemezken, ömürlerinin birikimini rastlantısal olarak yorumlayan bilinçaltına, organizmanın tesadüfi bilgeliğine nasıl güvenebiliriz?
           Peki ne yapalım, yasaklasak mı bazı insanları? Bu görülmemiş şey değil. Fikirleri zararlı insanları yasaklarız. Boş yazan insanları ne yapsak? Yönetmek ile bulunabilecek gerçek bir çözüm yoktur (bu cümle üzerinden çok güzel giydirebiliriz pek çok makama ancak konu bütünlüğü diye bir şey varmış). Otokontrol, otokontrol. Ya da daha bilindik bir ifadeyle: adam olun!

                                                                                                      Serpens Immunis

Torbayı Boşaltalım

6 Mart 2014 Perşembe

Cumanın ertesinden yola çıkılarak verilen bir isme gösterilen özen ile çarşamba kelimesini türetmek için gösterilen özen aynı mıydı? Neden?
Bu bir Çarşamba günü sevgisiz insanlar. Kendinize yapacak pek çok iş edinmişsiniz bakıyorum, hepsi de olmazsa olmaz değil. İnsan düşünebilmesiyle efsaneleşmiştir değil mi? Düşünmenin amacı ise şu anda etrafınızda gördüklerinizi sahnelemek öyle mi? Başka bir ihtimal olamazdı değil mi? Olsa bile bunu düşünmek size düşmezdi galiba, peki kimler üstlenecekti bu onurlandırılmamış görevi? Böylesine bir sorumluluğu neden birkaç insana yüklersiniz? Çünkü bunu kabul etmeyecek kadar gururlu olsanız da, siz yönetilmeye, güdülmeye muhtaçsınız. Tabi bunu da düşünmeyi fuzuli gördüğünüz için siz bunun da farkında değilsiniz. Bu da bana düştü. 
Bir de ne var biliyor musunuz? Kendinizi savunarak, normale taparak benim işimi zorlaştırıyorsunuz. Kendinizi niçin bu denli savunuyorsunuz, düzeninize bu kadar bağlı olacak kadar üşengeç ve sadık bir köpek misiniz siz?
İç dünyanızın fakirliğinden değer yargılarınız, estetik algınızla bir alaşım oluşturmuş. Güzelleşme, güzelleştirme çabanız var, bunu yapmak da bir grup insanın işi olsa ya, siz durun. Onlar da kendine sanatçı desin. Tabi ki tüm sanatlar güzeli amaçlamaz biliyorum, konumuz bu mu şimdi for God's sake! Siz hiçbir şey yapmazsanız daha mı az güzel sanki bu etrafınızdakiler? Siz bir insanın güzelliğini, değerini göremiyorsunuz diye, o kendini güzelleştirmek zorunda mı ? Sizin gözünüzde herkes birbirine mi uymalı, sonra koyun diyorsunuz birbirinize, sürü diyorsunuz. Tüm bunlar hoş görememenizden ötürü.
İnsanlar hoşgörülü olsalardı ve dünyayı hoş olarak görebilselerdi kimse hoş olma çabasına girmezdi. Günümüzde hoşgörü sahibinin bu anlayışı suistimal edilip, hödüklük yapma gerekçesi gibi görülse de iki kişi de hoşgörülü olduğunda bir kısır döngüye kapılıp ellerinde olmadan hoşluk yaratacaklardır. Bu düzenin insanları atıllaştıracağı ve kötü ve eksik olanın hiçbir zaman düzeltilemeyeceğini savunabilirsiniz. Yanlış. Kimsenin ikna olamayacak derece kötüyü savunacağını sanmıyorum o şartlar altında.
Hani şu pek kıymetli Saint Normal var ya, işte o, bir şeyleri hoş görebilmek için başka şeylerin de ne kadar olası, bazen ne kadar doğru olabileceğini, diğer ihtimallerin de normal kabul edilmesinin gayet normal olacağını idrak edebilmek için var aslında. Hoşgörü yüksek algı gerektirir, farklılıkları anlayabilmeniz lazım. Kendinizi korkmadan eleştirebilmeniz için kendinize gerçekten güvenmeniz şarttır. Bu berrak görüş özelliğini yaşamının erken döneminde kaybediyor insanlar. Büyük adam oluyorlar. Eğitim şart değil aslında, yani en büyük belalarımızın kaynağı olan eğitimlerini kötüye kullanan insanlar olmasaydı, biz de eğitim alarak kendimizi savunmak zorunda kalmazdık. Bizi kandırmak isteyenlerden korunmak zorunda olmasaydık, lüzumsuz bilgileri öğrenmek zorunda kalmazdık.
Farkındaysanız bu yazımı anlayabilmeniz için sadece esnek, hoşgörülü bir zihne ihtiyacınız var, hiçbir fakülteyi bitirmeniz gerekmiyor, nitekim ben de tıp fakültesinde öğrenim görüyorum, ne alaka değil mi? Yani insan olmayı unutmamak için öğrenim görmeniz gerekmiyor. Hem bunu kim öğretebilir ki siz unuttuysanız?
Hani şu yabanda yaşayan evcilleşmemiş insanlar olur ya, onları topluma katarsak, kalabalığa ve modern yapılanmaya olan korkularını yendikten sonra nezaket kurallarını ve gelenekleri  ihlal etmek dışında (çünkü bunlar sadece kabul edilmiş normalleridr, aslolan değillerdir) bir kusurları olmaz. Tabi onların hayatlarını tehdit etmedikçe. Vicdani duyarlılığa sahip olmak için entellektüel kapasiteye, zekaya mutlak bir gereksinim yok, hatta dinler bile bu yolda bir kılavuz olsa da pek çok beşerde kifayetsiz kalıyorlar. İnsanların benlikleri şişmedikçe doğru ve yanlışı içgüdüsel olarak ayırabilirler. Adaleti kitaplardan çıkaramazsınız. Hiçbir şeye kafa yormadan sadece hayatta kalarak, sevgiyle yaşayıp gidersiniz, şimdi yapmaya çalıştığınız gibi.
Yani vicdanınıza uymak için pek bir şey gerekmiyor, irade haricinde.
Bilgi de şart olan bir şey yaşantının sürmesi için ancak, bu bilgilerin kafalarında birikmesiyle bazı insanlar saçmalamaya başlıyorlar. Hoşgörememeye başlıyorlar hayatı. Başka insanların zehirli sözleri buna neden oluyor, çoğunlukla ailelerinin. Hep açgözlülük.
Şu kafa patlatma işini başında akıl olan, hoşgörülü, vicdani düşünmeyi bilen birkaç insanla beraber yapabilseydik , bir çözüm bulabilirdik belki.

Serpens Immunis

Hi hi hi there!

5 Mart 2014 Çarşamba


Herşeyin bir anlamı olacaksa   
  Buraya yazacağım girizgâhın, ilk yazımın ne olması gerektiği burada yazacağım son yazıyla birlikte ancak kestirilebilir. Son yazının akıbeti de ilk yazıda yatıyor olabilir.
     Böyle der bir mükemmelliyetçi, haliyle hiçbir şey yazamaz. 'Mükemmel',  'iyi'nin düşmanıdır.
     Bir can simidim dahi yokken buraya nasıl gelebildiğimi aklım almıyor. Deniz kızı kadar uçuk bir hurafe olmaktan kıllanmıyor değilim. Ama hurafeler oldukça korku ve endişeler ertelenebilir, devam eden şeye yine de hayat demekte serbestiz ama ne kadar hürüz?

3 Mart 2014 Pazartesi


En son yazının üzerinden aylar geçmiş, yorulmuşum belli...ama esas problem tembellik ki rahatlıktır buna da neden olan. Nasıl yazabilir ki okumuyorsa, izlemiyorsa, gözlemlemiyorsa, düşünmüyorsa...Su içmek için bile mutfağa gitmiyor onu bile annesi getiriyorsa varın gerisini siz düşünün.

Ama mesele o değil, bugün bir haberim var size, belki de bir sürpriz. Bloğun artık yepyeni bir yazarı daha var, kendisi farklı fikirleri, farklı düşünceleri olan ve yazmayı seven de bir arkadaşım.Kimmiş ki o diye bana gelecek olan soruların önüne geçmek için adını da vermem lazım, Kağan. Kendisi burada Serpens adıyla var olacak ve yazılarıyla bizimle beraber olacak. 

Niye yazıyoruz aslında burada, tarihe tanıklık etmek meselesi bir kenara, biz burada yaşadığımız hayatı, içinde bulunduğumuz dünyayı kendi gözümüzden anlatmaya çalışıyoruz ve eğer birileri buraları okuyor, yeni bakış açıları kazanıyor ve zihninde yeni ufuklar oluşabiliyorsa ne mutlu...ve bu bağlamda yeni yazarımızın kendine has algısı, görüşü ve düşünceleriyle bize yeni perspektifler kazandıracağına inanıyor, hayırlı olmasını diliyor, yazılarını heyecanla ve merakla bekliyorum.

Bir yıl daha biterken...

31 Aralık 2013 Salı

Gördün mü bak bir yıl daha nasıl geçti, farkedemedin değil mi sen de nasıl bir hızla geçtiğini, yine geldik koca bir yılın sonuna, heryerde bir alışveriş çılgınlığı, hediye telaşı, yeni yıl kutlamaları...insanlığın sonu nasıl gelir bilmiyorum ama mevcut teorilere "yapmacıklıktan" şıkkını eklemek istiyorum.

Hayatla olan ilişkimiz o kadar monotonlaşmış, hergün birbirinin o kadar aynısı, o kadar basit ki allahtan yılbaşı diye bişey var da sanki bir sürprizmiş gibi hayatımıza heyecan katıyor.

İşin en travmatik yanı da yeni yıl dilekleri...insanın o büyük yüzsüzlüğü ve tembelliği içinde yeni yıldan beklediği kıyaklar; mutluluk, sevgi, aşk, para, barış vs. ama bu dilekleri gerçekleştirmek için birşey yapacak mısın yada neler yapacaksın sorularının cevabı yok.

Farkına varılmalı ki 2014'e girdiğimizde hiçbişey değişmeyecek takvim yapraklarından başka. Evet belki o gece eğleneceksin, yeni yıl dileklerinde bulunacaksın, 2014'e kalan son saniyeleri sayacaksın. 2014'e girdiğinde içinde saçma bir mutluluk olacak...

Peki ya sonra?

Sonra hiçbirşey değişmeyecek. Sabah uyandığında yine o herzaman uyandığın günlerden birine uyanacaksın. Hayat günlük koşuşturmanın içinde bütün sıradanlığıyla devam edecek. 31 aralık gecesi dilediğin şeyler gerçekleşmeyecek, belki o gece hangi dileklerde bulunduğunu dahi unutacaksın, daha zengin olmayacaksın, daha mutlu olmayacaksın yada dünya daha barışçıl olmayacak...sen hayatına eskisi gibi devam ettiğin sürece hiçbişey değişmeyecek. Bakış açını değiştirmezsen, karar vermezsen eğer daha iyisine ulaşabilmek için farklı bir yol deneyeceğine, yarın bugünden hiç de farklı olmayacak.

Marcel Proust' un bir lafı var ki hayatım boyunca kullanacağım sanırım: "Gerçek yolculuklar yeni kıtaların keşfiyle değil yeni gözlerle mümkün olur"

Sen bu kafayı değiştirmediğin sürece bir yıl daha boşa geçmiş, elin yine bomboş olacak ve önümüzdeki 31 Aralık gecesi yine aynı şekilde, geçen koca yıla yine lanet edicek ve yeni yıldan her yıl aynı şekilde dilediğin dileklerde bulunacaksın.

E peki bu kadar mı değersiz bu gece ey yazar diye soruyorsanız tabiki değil...

Bu gece hesap kesim gecesi...

Hatalarını kendinden daha iyi kim bilebilir insanın? Kim tüm çıplaklığıyla tanır? Kim onun doğumundan beri ensesindedir anbean....

Her şey bir aldatmaca aslında, daha doğrusu bir kaçış. içinden geçenleri söylememek için her yolu dener insan; zamanı yoktur çoğu zaman kendiyle konuşmaya, kendini dinlemeye...

Ama işte bu gece dinle kendini, koy şapkanı önüne...

Bu gece yattığında, başını yastığa koyduğunda kafandaki 2013 tarihli defteri çıkar ve yap hesabını, karını zararını düşün, vicdanın bi yargılasın seni,acılarını kederlerini seviinçlerini düşün, günahını sevabını düşün, yanlış yaptığın işlerini, doğru yaptığın işlerini... yap gelecek yılın planını, şunları şunları yapıcam de, daha mutlu olmak için şunları yapıcam, daha çok para kazanmak için şunları yapıcam de...bunları yap ki geçen yılın boşa gitmemiş olsun ve gelecek yılını da şimdiden heba etmemiş ol.Bunları yap ki yaşadığının farkına var ve ne olursa olsun şükret. Bunları yaptığında -hesap defteri zararda dahi çıksa- büyük bir adım atmış olarak o gece mutlu uyuyacaksın...


20 Kasım 2013 Çarşamba



Kutsal kitap diye nitelediğimiz bir kitabımız var ama aslında bütün kitaplar kutsal...İsterse dünyanın en saçma şeylerini yazsın.Neden mi?

Çünkü kitaplar sadık, ne olursa olsun hep bekliyor seni, istersen aylarca okuma yine de küsmüyor sana, yine de anlatıyor bütün samimiyetiyle birbirinden ilginç öyküleri.

Çünkü kitaplar seni özgür bırakıyor, istediğin zaman kapatıp onu terkedebiliyorsun, istediğin şeyleri düşünebiliyor istediğin sayfasını okuyabiliyorsun.

Çünkü senden bir cevap beklemiyor, evet belki bazen seni değiştirmeye çalışıyor ama seni zorlamıyor ve bunu oldukça dürüst yapıyor içinde ne varsa onu anlatarak.Onun tek derdi senle bir şeyler paylaşmak ve bütün bu özelliklerinden dolayı herkes gidecek, herşey bitecek ama kitaplar kalacak...

18 Kasım 2013 Pazartesi

"...yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır..."