Sayfalar

16 Mayıs 2013 Perşembe




Dünya'ya gönderildiğimizde hepimize, her rengin yer aldığı bir kutu verilir. Biz her hareketimizde, bu renklerden bir dokunuş, bir iz kondururuz. Ve aslında her birimiz kendi resmimizi çizeriz. Kimimiz farkında olmadan, kimimiz de duyumsayarak kullanır renklerini. Kimisi bastırarak ve hışımla, kimisi nazikçe ve incitmeden yapar bunu. Kimisi bazı renklerini erken bitirir, kimisi bitiremez, kimisi de tam çağrıldığında bitirir. Resmimizi düzgün yapmamız gerekir. Yanlış yapma durumumuz var. Bazen renklerimizi taşırabiliriz ama önemli olan doğru renkleri kullanıyor olmamız...

İyiliği Sıradanlaştırmak

7 Mayıs 2013 Salı


Leyla ile Mecnun'a isterse otuz sekiz Leyla daha girip çıksın... Ne bileyim, diline alıştığım için eskisi kadar güldürmesin isterse. Ama bırakmam abi ben bu diziyi. Niye biliyo musun? Çünkü bu bölümün sonunda Mecnun geri döndü Hidayet'i almaya. Hem de bir lütuf gibi değil. "Bak sen bize neler yaptın ama biz adamı bırakmayız yarı yolda" raconu keserek değil. Dünyanın en doğal şeyiymiş gibi geri geldi. "Nabıyon sen burda oğlum?" diyerek geldi.

Ben Leyla ile Mecnun'u hep severim abi. Neden biliyon mu? Çünkü altın lafını duydu mu gözü hiçbir şeyi görmeyen, Kral Arthur dönemine bile giden o paragöz Erdal Bakkal, bakkalındaki dönerle mahallenin kedilerini besliyor. Hem de bir lütuf gibi değil. "Bak ne kadar da iyilik sever bir insanım," diye başa kaka kaka değil. Dünyanın en doğal şeyiymiş gibi besliyor (ki öyle). "Tavuk dönerin tek müşterisi kediler, onlar da para vermiyor. Kaldıralım bu döner tezgahını" diyen çırağına, "Ölsünler mi açlıktan, Allah Allah!" diyor, o dünyanın en paragöz adamı...

Leyla ile Mecnun'u bırakmam, çünkü iyiliği sıradanlaştırıyor. Olması gerektiği gibi.... Kutsamıyor, öyle ne bileyim asalettir şudur budur gibi şeylere sos olarak kullanmıyor. Güzel seviyor, güzel bekliyor, güzel acı çekiyor... Güzelliği alıp hapsedildiği yerden, ekmeğin bütün dilimlerine bir bir sürüyor. Ekmeğimize reçel sürenimiz oluyor işte...

Özgürlük

3 Mayıs 2013 Cuma


Özgürlük nedir?

Bir işi bırakma kararıdır.

Marcel Proust’un dediği gibi “Gerçek yolculuk yeni kıtaları aramakla değil yeni gözlerle mümkün olur.”
Özgürlük, çocukluk hayallerinin gerçekleşebileceğine inanmaktır.

Özgürlük, yakanı hiç bırakmayan hayallere sonunda teslim olmaktır.

Hayallerinin sana ödeteceği bedele hazır olmaktır.

Özgürlük, kabulleniştir. Bu hayatın bedel ödetmeden hiçbir güzelliği sana sunmadığını anlamanın huzurudur. Böyle bir düşünce ile huzur kelimesi nasıl bir arada olur? Çaresizsen olur. Ancak çaresizsen. Dünyanın başka ülkelerinde insanlar yılın 6 ayı sadece bulaşıkçılık yaparak hayatlarını kazanıp  kalan altı ayda dünyayı gezebilirken ben burada ünvanımla, ülke ortalamasının epey üstünde gelirimle bi bok yiyemiyorsam, yani “gelişmekte” olan ülke vatandaşıysam ve prangalarıma, aç kalmadığım için şükretmekten başka çarem yoksa, kölelikten kurtulmak için katlanacağım açlık, umutsuzluk, çaresizlik de buyursun gelsindir, hoşgelsindir. En nihayetinde “nereye gidersem gideyim, gökyüzü benimdir”…


Çocukluğumdan beri bana şımarık derler. Öyleyim belki gerçekten. Daha hala tanıdığım insanlar “o kadar gezdin, kimse senin gibi yaşamıyor, yaşayamıyor, hala ne istiyorsun” diye soruyorlar.

Anlatamıyorsun ki “ben size soruyor muyum sizin eviniz arabanız var ama benim hiçbir mülküm yok, elimde sadece gezilerime dair anılarım var ve bunlar para etmiyor” diye… anlatamayacağım da.

Özgürlük, dünya böyle iğrenç, eşitliksiz bir yer olduğu müddetçe rahat uyuyamayacağını bilecek kadar vicdanlı olmaktır. Özgürlük vicdan sahibi olmaktır.

Özgürlük karşılıksız iyilik yapmaktır. Ama böylesi bir dünyada iyiliğinize “bak ben sana karşılıksız iyilik yapıyorum ve senden tek bir isteğim var, sen de birine, sırf bu dünyada hala birilerinin karşılıksızca iyi olabildiğini hatırlatabilmek adına, bir iyilik yapacaksın ve iyiliğimin karşılığında senden sadece bunu istiyorum” diyecek kadar ne istediğini bilmektir.

Özgürlük, sonradan görme zenginlerin arasında, iş gereği yaşamak zorunda kaldığında, afili kıyafetlerinin içinde, astları kimse sallamazken ve hatta hor görürken onlarla yemeğe çıkıp dönercide tabure üstünde yemek yiyerek tüm üstlerinin kınayan bakışları arasında sıradan, halktan olabilmektir. Özgürlük, insanların bakış açısını değiştirmektir. Birbirinden çalacağın ekmek yokken, sırf ortam rekabetçi diye birbirinin azına sıçan rekabetçi köpeklerin arasında, tüm stresine rağmen astlarına insan gibi davranabilmek, onlara en iyi düzeyde öğretmenlik, koçluk yapmaktır. Bunlar örnek sadece. Demem o ki özgürlük, boğulduğun bir ortamda bile hala vicdanlı kalabilmektir. Tavrınla, duruşunla örnek olabilmek ve hatta iğrenç bir iş ortamını, kendi menfaatinden fedakarlıkta bulunarak, ısrarla böyle durarak daha huzurlu bir ortama çevirebilmektir.

Sahi özgürlük nedir? Yani sizce? Nedir

Flying Dutchman

2 Mayıs 2013 Perşembe




   Evet gün gelecek artık anlatmanın bir anlamı olmayacak. Susacak her şey. Aklımda onlarca soru, bir yerlerde vanilya kokusu ile sabahlayacağım. Yılların getirdiği doygunlukla katlanamayacağım sohbetler olacak. Ben yazdım zaten bunları diyeceğim, aç oku, yorma beni...

30 Nisan 2013 Salı


'' Bir idam mahkumu, ölümünden bir saat önce, galiba şöyle düşünmüş: eğer yüksek bir yerde bir kayanın üzerinde, ancak iki ayağını koyacak kadar daracık bir yerde oturması gerekse; çevresinde uçurumlar, okyanuslar olsa, sonsuz karanlıklar, sonsuz bir yalnızlık, bitmez tükenmez fırtınalar sürüp gitse bile, o, bir arşıncık yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, hatta kıyamete kadar ayakta dursa, yine de öyle bir yaşam, o anda ölmekten daha iyidir. yeter ki yaşasın! nasıl olursa olsun yalnız yaşasın! ''

14 Nisan 2013 Pazar




Çok zaman geçti. Çok zaman geçiyor. Zaman çok geçiyor.

Dilinin ucundaki birşeyin bir türlü aklına gelememesinden, duraklarda bekleyen onca insanın arasından, hesaplanmamış onca cümlenin içinden, sabahların mahmurluğundan, kenarda saklanan biletlerin koçanlarından, kitap ayraçlarından, gökyüzünün devingenliğinden,nasılsın sorularına verilen o hep iyiyim cevabından, sokakların bir yağmura bakan gözü yaşlı halinden, çaydanlıkların ocakta unutulmuşluğundan, uykuya varmayan nice geceden...

Boşluklardan geçiyor ve dolu olduğuna herkesin kanaat getirdiği bir çok şeyin arasından...

Ama yine de "iyi ol"... Yalansız, dolansız, öylesine geçip gitmeden...

23 Mart 2013 Cumartesi




Bu insanlar nereye gidiyor ?

-İşlerine gidiyorlar 

Bu insanlar napıyor ? 

-Metro bekliyorlar.

Bence metro bunları bekliyor kendini işte bırakmış sanki bunlar , kendilerini almaya gidiyorlar sanki 

-İşleri , güçleri buna yetiyor demek ki 

Her akşam iş yerlerinde bıraktıkları "kendilerini" görmeye gidiyorlar her sabah ,halbuki iş hiç bitmez ama insanlar bitecek bir gün 

Haberleri var mı acaba öleceklerinden ?

- Tut sor birine hatırlıyor mu bakalım , biliyor mu öleceğini 

Olmaz soramam işe geç kalırım... 

18 Mart 2013 Pazartesi



" Pers sultanı iki adama ölüm cezası vermişti. Ölüme giden adamlardan biri eğer hayatını bağışlarsa 1 yıl içerisinde sultanın atına uçmayı öğretebileceğini vaat etti.
Kendisini dünyada tek uçan ata binerken hayal eden sultan bunu kabul etti. Diğer adam ise inanmayan gözlerle baktı. ''Bunu yapamayacağını biliyorsun. Niye böyle bir söz verdin? Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun.'' Adam cevap verdi;  ''Kendime dört özgürlük şansı veriyorum.''
1) Sultan ölebilir
2) Ben ölebilirim
3) At ölebilir
4) At uçabilir "

24 Şubat 2013 Pazar


- Daha çok anlat dedim.

- Hoşuna gidiyor mu?

- Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.

- Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?

- Gider gibi yaparız.

"Şeker Portakalı"

21 Şubat 2013 Perşembe


Biriktirme.
İlla biriktireceksen sabahları biriktir, sakin, gürültülü caddeleri biriktir. 
Sokakları biriktir.
Sokak kedilerinin  mahmurluğunu biriktir.
Uyanır uyanmaz diline takılan şarkının sözlerini biriktir.
Rüzgârın yüzüne vuran aceleciliğini biriktir.
Aldığın simidin kokusunu biriktir.
Yürürken gözlerine, sokaklardan anlık fotoğraf karelerini biriktir.
Olmadık zamanda bulutlanmış gözler biriktir.

Ama işte; söylemediklerini biriktirme...

14 Ocak 2013 Pazartesi


Bu ülkede eğitim falan yok. Kimsenin okuduğu falan da yok.

Bu ülkenin belkide en zor bölümünde okuyorum ve sanırım en zor da üniversitesi.Bir sınava bir aydır hazırlanıyorum.Ki bazen o bile yeterli olmuyor. Buna rağmen ben bile çoğu zaman az çalıştığımı, kaytardığımı düşünüyorum.

Öğrenci olduğunu iddaa eden insanlara bir bakın. Çoğu sınav günlerine kadar okulla alakası olmayan son günün gecesinde de bir iki saat derslerine bakıp sınıfı geçen mezun olan insanlar.

Tabi aslında burda suç sadece öğrencide değil, sistemin etkisi daha büyük, sen adamı alıyorsun 7 yaşında bişeyler ezberletip duruyorsun, iki formül ezberletip sınıfı geçiriyorsun.E adamın da işine geliyor tabi bu.

Burada amacım ben niye bu kadar çalışıyorum onlar niye bu kadar az çalışıyor deyip isyan etmek değil.

Düşünsenize sonra bu insanlardan ülkeyi yönetmesini bekliyorsunuz.

Senin sistemin buysa, öğrencinin de kafası bu olur,çalışanlarının da kafası o olur, başımızdaki insanların kafası da bu olur.Senin eğitiminin kalitesi buysa insanlarının da kalitesi bu olur.

Sonra kimse de kalkıp biz niye 3. dünya ülkesiyiz, niye insanlarımız bu kadar cahil, neden durumumuz bu kadar kötü demesin.

Kimse kusura bakmasın, kimse kimseyi kandırmasın...

20 Aralık 2012 Perşembe



Bazen çok şeyler anlatmak istiyorum fakat sonra farkına varıyorum ki şu hayatta yapabildiğim en güzel şey susmak ve dinlemek...Bunun nedeni bunu sevmem mi yoksa konuşmaktan artık yorulmam mı bilmiyorum.

Kış geldi artık, apansız çöküverdi şehrin üzerine. Gün ağarıyor, sokaklar telaşlı,bulutlar tetikte,yağmurlar yorgun...

Bu zamanlarda kendini bırakmalı insan, hayatın bütün çılgınlıklarını bir kenara bırakıp biraz düşünmeli,anlamaya çalışmalı...gerekirse seline kapılmalı hüznün,yaşananlara bir çetele daha atmışken hayat...

12 Aralık 2012 Çarşamba


"Beni olduğum gibi kabul et. 

Ancak o zaman birbirimizi keşfedebiliriz."

27 Kasım 2012 Salı


Bilmiyorum.

Sanki edebiyat, tarihin hiç bir köşesinde bu kadar pahalı olmamıştı. Tıpkı dünyanın binlerce yıl boyunca hiç bu kadar fakir duruma düşmemiş olması gibi. En kurak topraktan dahi mahsül almasını bilir hale geldik. Ve şu an sofralarımızdan dökülenlerle insan bir öğün doyabilir durumda. Buna rağmen Afrika'da insanlar açlıktan ölüyor. Halbuki dünya ne kıtlıklar, ne çoraklıklar, ne susuzluklar gördü gel zaman git zaman. Evet işte böyle. Yine de dünya belki, tarih boyunca hiç bu kadar fakir olmamıştı.

Ve edebiyat. Bir tık ile bin beş yüz yetmiş yedi sayfa koyabilir durumdayız cebimize. İnternet sayesinde. Üstelik bir de çöpe giden selülozdan sayfaların haddi hesabı yok. Mürekkeplerin hakeza öyle. Romanlar, şiir kitapları on lira, on beş lira, yirmi lira. İlkokula giden veledin elinde ayfon, heyçtisi. İlkokula giden veledin elinde ayped. Parmağımızla bir tık, yüzlerce blog. Binlerce blog. Okunmak için hazırolda bekler durumda her biri.

Peki neden içleri hep boş? Nasıl bu kadar çok konuşup da bu kadar az şey anlatabilmeyi başarıyorlar?

Ne demişti Robert Wilensky? "Bir daktilonun tuşlarına sonsuz bir süre boyunca gelişigüzel basan bir maymun, Shakespeare'in yapıtlarını neredeyse kesin olarak aynı şekilde yazabilir diye duymuştuk. Artık internet sayesinde bunun doğru olmadığını öğrenmiş olduk."

1 Kasım 2012 Perşembe


30 Ekim 2012 Salı

Birbirine sokuluyor bulutlar, uzun bir yasın başındalar. Bir damla bırakana katılacak diğerlerinin tutmak için kendilerini zorladıkları yaşları. Uğurlayacaklar son yazı, şehri yıkayıp paklayacaklar, hazırlayacaklar sonbahara. Bu şehrin huyu bu, kavruk yaz renklerinden, gelin çiçeklerinden sonra anlaşamadığı şeyler oluyor. Oysa deniz, yağmuruna kavuşmayı bekler içimizde, ama burada işler başka. Bulutlar azıcık ağlasalar, şehir birbirine karışıyor, her işi olumsuz gidiyor şehir insanının. Hani şu, günde birkaç aspirin, ağrı kesici, vitamin alan ve h harfi yutan rahat şehir insanlarından* bahsediyorum. N'aber?'in cevabı bu işte. Yağmurla yıkanınca sokaklarının tenhalaştığını ve duştan çıkan bir kadının aynaları buğulandırışına benzediğini görmüyorlar ya, ben en çok ona kırılıyorum.

Sonbaharın ikinci gelişi bu. Oraya erken geldi, buraya biraz gecikmeli. Geç bir yazın son fuşyasına yetişemediysem de kızaran yaprakların döne dolaşa suya uçuşunu yakalarım gibi.
Yeşil bir su değil buradaki, oradakinden biraz büyük ölçekli, en büyük birikintilerden biraz ufak, ismimizi karşılamaya yetecek bir mavilik..

Telefonlar var bu mevsim karşılama törenine yetişecek; uzak yakınlık.*
Ulaşamadığımın telâfisi gibi; eve dönenler..
Biz; eve dönenler. Aynı eve dönenler. Birlikte büyüyenler. Büyüdüğünü sanıp elbette ki karşılıklı bilinen sokak köşelerinde buluşanlar. Kediler.
Kedili şehirlerin çocukları. Büyüseler de büyümeseler de bir suya, ortak kaleme alınan anılar düşürenler.
Oynanılan oyunları anımsayamamanın değil, bir aralıkta birbirini bulmanın yarı buruk mutluluğuna kapılanlar.
Anne kokusunu duymaya gelip, bulutları dürtenler.

Gözlerimiz, yo hayır kalbimiz, belki de her şeyimiz..; artık sonbahar....

Oyun Biter

23 Ekim 2012 Salı

İş adamı traş olurken bir yandan da berberiyle sohbet etmektedir. Derken, kapının önünden ağır ağır geçmekte olan paspal bir çocuk görürler. Berber, iş adamının kulağına fısıldar; "Bu çocuk var ya, dünyanın en aptal çocuklarından biridir! Bak; dikkat et şimdi..."

Berber çocuğa seslenir: "Ali, buraya gel!". Bunun üzerine çocuk sakince dükkana girer ve yüzündeki aptalca sırıtmayla berberi selamlar.

Berber işadamının kulağına sessizce, "bak şimdi" diye fısıldar ve bir elinde 5 TL, diger elinde 20 TL lik bir banknot olduğu halde çocuğa sorar: "Hangisini istiyorsan alabilirsin?"

Çocuk dalgın dalgın bir 5 TL ye bir de 20 TL ye bakar ve sonunda 5 TL lik banknotu hızlıca çekerek berberin elinden alır.

Berber işadamına döner ve gülerek: "Gördün mü? Sana söylemiştim." der.Traş bitince işadamı sokağa çıkar ve az ileride kendi kendine oynayan Ali'yi görür. Yanına giderek, neden 20 TL değil de, 5 TL lik banknotu aldığını sorar.

Çocuk hiç de aptalca olmayan bir sırıtmayla yanıt verir:
"Hehehe... Eğer 20 TL yi alırsam oyun biter.

Yılın Fotoğrafı

21 Ekim 2012 Pazar


Her sene savaş muhabirlerine verilen ve bu yıl 19.'su yapılan "Bayeux-Calvados Ödülleri" sahiplerini buldu. Bu senenin ödülünü Fransız haber ajansı AFP'nin Yunan muhabiri Aris Messinis, Libya İç Savaşı sırasında çektiği yukarıdaki fotoğrafla kazandı.

Fotoğraf bir sokak çatısması esnasında, 3 direnişcinin yanında yer alan gitar çalan adam ile dikkat çekiyor. Adamın neden gitar çaldığı konusunda net bir fikir yok sanırım. Ya savaşın eğlenceli! birşey olduğunu düşünüyor ya da savaşın insanların kafasını nasıl allak bullak ettiğini kendince yorumluyor. Unutmayalım bir savaşın asla bir kazananı olmaz...

4 Ekim 2012 Perşembe

Gazete okurken, radyo dinlerken ya da kafede insanların konuşmalarına dikkat ederken, hep aynı sözlerin söylenip yazılmasından, hep aynı deyimlerin, süslü sözlerin, metaforların kullanılmasından çoğu zaman bıkkınlık, hatta tiksinti duyuyorum.

En kötüsü, kendime kulak vermem ve benim de hep aynı şeyleri söylediğimi saptamam. Müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar.

Hâlâ bir anlam taşıyorlar mı? Elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor.

Ama benim sormak istediğim bu değil. Sorum şu: Kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hâlâ? Yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?