Sayfalar

11 Temmuz 2013 Perşembe


Herkes Dante'nin cehenneminden geçecek. Herkes cehennemi görecek, sonra Araf'ı da. "Oralı da olamadım buralı da" diyeceksiniz. Acı verecek...Araf da bitecek.Elbet cennet de gelecek. Önemli olan aynaya bakacak yüzünüz var mı peki?

Yaşama Eşiği

10 Temmuz 2013 Çarşamba





   Değişmek için bir adım atmak yeterlidir. Peki, ya değişmek istemiyorsak? O adımı atmaktan korkuyorsak? Her açılan kapının ötesinde bizi tehdit eden şeyler varsa? İçimizden bir ses, her şeyin bir giyotin olduğunu söylüyorsa...

   Yine de hayatlarımızı parçalayan eşiklerden korkuyla, panikle, aceleyle, şehvetle, arzuyla, günahla, saflıkla geçip gidiyoruz.

   Asıl düşündürücü mesele şu: Eşikte durmak, eşikten geçmek yada en önemlisi eşikte kalmak.

   Şairin dediği gibi "Ne zaman bu sehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. Gidersem dönmem çünkü biliyorum."

5 Temmuz 2013 Cuma



Merhaba demek istiyorum aslında. Tanıştığımıza memnun oldum...

"Yeni mi tanıştık?" diye soracak olursa;

hafif bi tebessüm ederim geçmiş zamana, prangalarıma

Biliyor da oysa ne kadar eskidiğini...


Bazen de sadece hoşçakal demek istiyorum

Keşke hiç tanışmasamıydık?

"Neden" diye soracak olursa;

Bir şey söylemem heralde

Çünkü yine biliyor nedenini

Yıpranmışlığın sebebini...



Evet

Bazen bahardır kelimeler, bazen kış...Mevsimlik düşlerdir hep sessizliği bozan

Kalıcı hayaller de var tabii, hiç bir zaman susmayan

Başladığı yere geliyor/dönüyor insan, düş(me)lerinden kurtulunca...



Ama Bilirsin

Arada bir bakım yapmak gerek

Toprağını değiştirmek, sulamak, gübrelemek...

Etraftaki ayrık otları temizlemek, çürümüş düşleri...

Fabrika ayarlarına dönmek gerek bazen,

Yeniden başlayabilmek için

ve bazen

Sırf birkaç tane daha devrik cümle kurabilmek için 

İşte o yüzden buradayım

İşte o yüzden...

Ama Öyle Değil

30 Haziran 2013 Pazar


   İnsan hüznüyle birlikte büyüyor. Sevinçleri çocuk kalıyor hep. Sevinince o yüzden çocuklaşıyor. Sorulduğunda çocukluğuna dönmeyi delicesine isteyenlerin hiçbiri görmüyor o mini mini sevinçleri. O yüzden de makul ölçüde sevinmeyenlere bir tuhaf bakıyorlar. "Salak" diyorlar mesela sonunda tıslayarak ve gülümser gibi yaparak. Müstehzi bir tebessüm. "Şuna bak hele şuna, hiç yakışıyor mu?" diyorlar belki. Ya da sakinleştirmeye çalışıyorlar sevineni.

   İnsanlar durduk yere, yahut sebepli, hüzünleniveriyor bazen. Daha durgun oluyor tebessümleri. Gözlerinin önünde yağmur değmiş bir cam beliriveriyor belki. "Hiç yakışmıyor sana," diyorlar. "Ay böyle durma ama yaaa," diyorlar. Ya da çeşitli biçimlerde def etmeye çalışıyorlar o hüznü. Kafa dağıtmakmış... Niçin dağıtıyorsunuz, zar zor topladım ben onu.

   İnsanın içinde ipler var belki. Yaşamın sürtüne sürtüne erittiği... Bir anda kopunca, ucunda taşıdığı birikmişler saçılıveriyor. Bazen sıçrıyor etraftakilere. Sıçramasa iyi tabii ama bir ömür de uçurum kenarından düşmekte olan birini tutarak yaşanamaz ki. O ipleri eriten, çeken, yıpratan tek bir kişi değil tabii ki. Ama hayatta her şeyi olması gerektiği gibi mi ki? Belki öyledir, bilemeyiz. Hayatta her şey bizim olmasını istediğimiz gibi mi peki? Kesinlikle değil, biliriz. Ne ben sorumluyum kopan iplerden, ne de ipin ucundakilerin sıçradığı yolcular. Ama... benim ipim ya hani... Keşke ipsiz sapsız olaydım... Boş verin. İpleri elinde tutmak istiyor herkes. Herkes karşısındakinin ipini kendi kontrol etsin istiyor.

   Velhasılı, ne yapsan, hangi duyguyu yaşasan, başka türlüsünü istiyor insanlar. "Mutlu ol ama öyle değil." "Üzül ama burada değil." "Kız ama bana değil."

12 Haziran 2013 Çarşamba


" Böylece, aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da, yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da, kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda yine kelimelerle geri dönülüyor..."

11 Haziran 2013 Salı




Öncelikle söyleyeceğim, çok açık olarak, hayli karanlık bir dönemde yaşadığımızdır.

O kadar fanatiğiz ki gözümüz başka hiçbir şeyi görmüyor.

Aslında yapmamız gereken tek şey birbirimizi biraz daha iyi anlamak.

Çözüm gerçekten uzak değil.

Bunun ardındansa, size bir grafitiden bahsetmek isterim. Arjantin'de, Buenos Aires'te bir duvara yapılmış grafitinin üzerinde şöyle yazıyor: 

"Kötümserliği daha iyi bir zamana bırakalım."

20 Mayıs 2013 Pazartesi



"Teşekkür ediyorlar, çok yaşıyorlar, işe geç kalmıyorlar
Çeyrek altını önemsiyorlar, küresel ısınmayı ve beş çaylarını
Ortadoğu’yu ihtiyaç halinde seviyorlar, gökdelenleri her haliyle
Eve geç gelmeyi borsaya bağlıyorlar, geriye kalanları astrolojiye
Konuşan tartı’lardan korkmuyorlar bir de,
"Ben bazen korkuyorum"

Artist diyorlar erken ölenlere bir akşamüstü her yer kalabalık

Her yer kalabalık, üzgünüz yeteri kadar ve Rimbaud mahkemelerde sanık
Sırayla ölüyor kumbarası kırılmış çocuklar, tez konusu bile değiller
İçinde Ortadoğu geçmeyince şiir de olmuyor, bir şeyler kahrolsun!
"İşgal edilmiştir inandığımız tüm çiçekler!"



16 Mayıs 2013 Perşembe




Dünya'ya gönderildiğimizde hepimize, her rengin yer aldığı bir kutu verilir. Biz her hareketimizde, bu renklerden bir dokunuş, bir iz kondururuz. Ve aslında her birimiz kendi resmimizi çizeriz. Kimimiz farkında olmadan, kimimiz de duyumsayarak kullanır renklerini. Kimisi bastırarak ve hışımla, kimisi nazikçe ve incitmeden yapar bunu. Kimisi bazı renklerini erken bitirir, kimisi bitiremez, kimisi de tam çağrıldığında bitirir. Resmimizi düzgün yapmamız gerekir. Yanlış yapma durumumuz var. Bazen renklerimizi taşırabiliriz ama önemli olan doğru renkleri kullanıyor olmamız...

İyiliği Sıradanlaştırmak

7 Mayıs 2013 Salı


Leyla ile Mecnun'a isterse otuz sekiz Leyla daha girip çıksın... Ne bileyim, diline alıştığım için eskisi kadar güldürmesin isterse. Ama bırakmam abi ben bu diziyi. Niye biliyo musun? Çünkü bu bölümün sonunda Mecnun geri döndü Hidayet'i almaya. Hem de bir lütuf gibi değil. "Bak sen bize neler yaptın ama biz adamı bırakmayız yarı yolda" raconu keserek değil. Dünyanın en doğal şeyiymiş gibi geri geldi. "Nabıyon sen burda oğlum?" diyerek geldi.

Ben Leyla ile Mecnun'u hep severim abi. Neden biliyon mu? Çünkü altın lafını duydu mu gözü hiçbir şeyi görmeyen, Kral Arthur dönemine bile giden o paragöz Erdal Bakkal, bakkalındaki dönerle mahallenin kedilerini besliyor. Hem de bir lütuf gibi değil. "Bak ne kadar da iyilik sever bir insanım," diye başa kaka kaka değil. Dünyanın en doğal şeyiymiş gibi besliyor (ki öyle). "Tavuk dönerin tek müşterisi kediler, onlar da para vermiyor. Kaldıralım bu döner tezgahını" diyen çırağına, "Ölsünler mi açlıktan, Allah Allah!" diyor, o dünyanın en paragöz adamı...

Leyla ile Mecnun'u bırakmam, çünkü iyiliği sıradanlaştırıyor. Olması gerektiği gibi.... Kutsamıyor, öyle ne bileyim asalettir şudur budur gibi şeylere sos olarak kullanmıyor. Güzel seviyor, güzel bekliyor, güzel acı çekiyor... Güzelliği alıp hapsedildiği yerden, ekmeğin bütün dilimlerine bir bir sürüyor. Ekmeğimize reçel sürenimiz oluyor işte...

Özgürlük

3 Mayıs 2013 Cuma


Özgürlük nedir?

Bir işi bırakma kararıdır.

Marcel Proust’un dediği gibi “Gerçek yolculuk yeni kıtaları aramakla değil yeni gözlerle mümkün olur.”
Özgürlük, çocukluk hayallerinin gerçekleşebileceğine inanmaktır.

Özgürlük, yakanı hiç bırakmayan hayallere sonunda teslim olmaktır.

Hayallerinin sana ödeteceği bedele hazır olmaktır.

Özgürlük, kabulleniştir. Bu hayatın bedel ödetmeden hiçbir güzelliği sana sunmadığını anlamanın huzurudur. Böyle bir düşünce ile huzur kelimesi nasıl bir arada olur? Çaresizsen olur. Ancak çaresizsen. Dünyanın başka ülkelerinde insanlar yılın 6 ayı sadece bulaşıkçılık yaparak hayatlarını kazanıp  kalan altı ayda dünyayı gezebilirken ben burada ünvanımla, ülke ortalamasının epey üstünde gelirimle bi bok yiyemiyorsam, yani “gelişmekte” olan ülke vatandaşıysam ve prangalarıma, aç kalmadığım için şükretmekten başka çarem yoksa, kölelikten kurtulmak için katlanacağım açlık, umutsuzluk, çaresizlik de buyursun gelsindir, hoşgelsindir. En nihayetinde “nereye gidersem gideyim, gökyüzü benimdir”…


Çocukluğumdan beri bana şımarık derler. Öyleyim belki gerçekten. Daha hala tanıdığım insanlar “o kadar gezdin, kimse senin gibi yaşamıyor, yaşayamıyor, hala ne istiyorsun” diye soruyorlar.

Anlatamıyorsun ki “ben size soruyor muyum sizin eviniz arabanız var ama benim hiçbir mülküm yok, elimde sadece gezilerime dair anılarım var ve bunlar para etmiyor” diye… anlatamayacağım da.

Özgürlük, dünya böyle iğrenç, eşitliksiz bir yer olduğu müddetçe rahat uyuyamayacağını bilecek kadar vicdanlı olmaktır. Özgürlük vicdan sahibi olmaktır.

Özgürlük karşılıksız iyilik yapmaktır. Ama böylesi bir dünyada iyiliğinize “bak ben sana karşılıksız iyilik yapıyorum ve senden tek bir isteğim var, sen de birine, sırf bu dünyada hala birilerinin karşılıksızca iyi olabildiğini hatırlatabilmek adına, bir iyilik yapacaksın ve iyiliğimin karşılığında senden sadece bunu istiyorum” diyecek kadar ne istediğini bilmektir.

Özgürlük, sonradan görme zenginlerin arasında, iş gereği yaşamak zorunda kaldığında, afili kıyafetlerinin içinde, astları kimse sallamazken ve hatta hor görürken onlarla yemeğe çıkıp dönercide tabure üstünde yemek yiyerek tüm üstlerinin kınayan bakışları arasında sıradan, halktan olabilmektir. Özgürlük, insanların bakış açısını değiştirmektir. Birbirinden çalacağın ekmek yokken, sırf ortam rekabetçi diye birbirinin azına sıçan rekabetçi köpeklerin arasında, tüm stresine rağmen astlarına insan gibi davranabilmek, onlara en iyi düzeyde öğretmenlik, koçluk yapmaktır. Bunlar örnek sadece. Demem o ki özgürlük, boğulduğun bir ortamda bile hala vicdanlı kalabilmektir. Tavrınla, duruşunla örnek olabilmek ve hatta iğrenç bir iş ortamını, kendi menfaatinden fedakarlıkta bulunarak, ısrarla böyle durarak daha huzurlu bir ortama çevirebilmektir.

Sahi özgürlük nedir? Yani sizce? Nedir

Flying Dutchman

2 Mayıs 2013 Perşembe




   Evet gün gelecek artık anlatmanın bir anlamı olmayacak. Susacak her şey. Aklımda onlarca soru, bir yerlerde vanilya kokusu ile sabahlayacağım. Yılların getirdiği doygunlukla katlanamayacağım sohbetler olacak. Ben yazdım zaten bunları diyeceğim, aç oku, yorma beni...

30 Nisan 2013 Salı


'' Bir idam mahkumu, ölümünden bir saat önce, galiba şöyle düşünmüş: eğer yüksek bir yerde bir kayanın üzerinde, ancak iki ayağını koyacak kadar daracık bir yerde oturması gerekse; çevresinde uçurumlar, okyanuslar olsa, sonsuz karanlıklar, sonsuz bir yalnızlık, bitmez tükenmez fırtınalar sürüp gitse bile, o, bir arşıncık yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, hatta kıyamete kadar ayakta dursa, yine de öyle bir yaşam, o anda ölmekten daha iyidir. yeter ki yaşasın! nasıl olursa olsun yalnız yaşasın! ''

14 Nisan 2013 Pazar




Çok zaman geçti. Çok zaman geçiyor. Zaman çok geçiyor.

Dilinin ucundaki birşeyin bir türlü aklına gelememesinden, duraklarda bekleyen onca insanın arasından, hesaplanmamış onca cümlenin içinden, sabahların mahmurluğundan, kenarda saklanan biletlerin koçanlarından, kitap ayraçlarından, gökyüzünün devingenliğinden,nasılsın sorularına verilen o hep iyiyim cevabından, sokakların bir yağmura bakan gözü yaşlı halinden, çaydanlıkların ocakta unutulmuşluğundan, uykuya varmayan nice geceden...

Boşluklardan geçiyor ve dolu olduğuna herkesin kanaat getirdiği bir çok şeyin arasından...

Ama yine de "iyi ol"... Yalansız, dolansız, öylesine geçip gitmeden...

23 Mart 2013 Cumartesi




Bu insanlar nereye gidiyor ?

-İşlerine gidiyorlar 

Bu insanlar napıyor ? 

-Metro bekliyorlar.

Bence metro bunları bekliyor kendini işte bırakmış sanki bunlar , kendilerini almaya gidiyorlar sanki 

-İşleri , güçleri buna yetiyor demek ki 

Her akşam iş yerlerinde bıraktıkları "kendilerini" görmeye gidiyorlar her sabah ,halbuki iş hiç bitmez ama insanlar bitecek bir gün 

Haberleri var mı acaba öleceklerinden ?

- Tut sor birine hatırlıyor mu bakalım , biliyor mu öleceğini 

Olmaz soramam işe geç kalırım... 

18 Mart 2013 Pazartesi



" Pers sultanı iki adama ölüm cezası vermişti. Ölüme giden adamlardan biri eğer hayatını bağışlarsa 1 yıl içerisinde sultanın atına uçmayı öğretebileceğini vaat etti.
Kendisini dünyada tek uçan ata binerken hayal eden sultan bunu kabul etti. Diğer adam ise inanmayan gözlerle baktı. ''Bunu yapamayacağını biliyorsun. Niye böyle bir söz verdin? Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun.'' Adam cevap verdi;  ''Kendime dört özgürlük şansı veriyorum.''
1) Sultan ölebilir
2) Ben ölebilirim
3) At ölebilir
4) At uçabilir "

24 Şubat 2013 Pazar


- Daha çok anlat dedim.

- Hoşuna gidiyor mu?

- Çok. Elimden gelse seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre hiç durmadan konuşurdum.

- Bu kadar yola nasıl benzin yetiştiririz?

- Gider gibi yaparız.

"Şeker Portakalı"

21 Şubat 2013 Perşembe


Biriktirme.
İlla biriktireceksen sabahları biriktir, sakin, gürültülü caddeleri biriktir. 
Sokakları biriktir.
Sokak kedilerinin  mahmurluğunu biriktir.
Uyanır uyanmaz diline takılan şarkının sözlerini biriktir.
Rüzgârın yüzüne vuran aceleciliğini biriktir.
Aldığın simidin kokusunu biriktir.
Yürürken gözlerine, sokaklardan anlık fotoğraf karelerini biriktir.
Olmadık zamanda bulutlanmış gözler biriktir.

Ama işte; söylemediklerini biriktirme...

14 Ocak 2013 Pazartesi


Bu ülkede eğitim falan yok. Kimsenin okuduğu falan da yok.

Bu ülkenin belkide en zor bölümünde okuyorum ve sanırım en zor da üniversitesi.Bir sınava bir aydır hazırlanıyorum.Ki bazen o bile yeterli olmuyor. Buna rağmen ben bile çoğu zaman az çalıştığımı, kaytardığımı düşünüyorum.

Öğrenci olduğunu iddaa eden insanlara bir bakın. Çoğu sınav günlerine kadar okulla alakası olmayan son günün gecesinde de bir iki saat derslerine bakıp sınıfı geçen mezun olan insanlar.

Tabi aslında burda suç sadece öğrencide değil, sistemin etkisi daha büyük, sen adamı alıyorsun 7 yaşında bişeyler ezberletip duruyorsun, iki formül ezberletip sınıfı geçiriyorsun.E adamın da işine geliyor tabi bu.

Burada amacım ben niye bu kadar çalışıyorum onlar niye bu kadar az çalışıyor deyip isyan etmek değil.

Düşünsenize sonra bu insanlardan ülkeyi yönetmesini bekliyorsunuz.

Senin sistemin buysa, öğrencinin de kafası bu olur,çalışanlarının da kafası o olur, başımızdaki insanların kafası da bu olur.Senin eğitiminin kalitesi buysa insanlarının da kalitesi bu olur.

Sonra kimse de kalkıp biz niye 3. dünya ülkesiyiz, niye insanlarımız bu kadar cahil, neden durumumuz bu kadar kötü demesin.

Kimse kusura bakmasın, kimse kimseyi kandırmasın...

20 Aralık 2012 Perşembe



Bazen çok şeyler anlatmak istiyorum fakat sonra farkına varıyorum ki şu hayatta yapabildiğim en güzel şey susmak ve dinlemek...Bunun nedeni bunu sevmem mi yoksa konuşmaktan artık yorulmam mı bilmiyorum.

Kış geldi artık, apansız çöküverdi şehrin üzerine. Gün ağarıyor, sokaklar telaşlı,bulutlar tetikte,yağmurlar yorgun...

Bu zamanlarda kendini bırakmalı insan, hayatın bütün çılgınlıklarını bir kenara bırakıp biraz düşünmeli,anlamaya çalışmalı...gerekirse seline kapılmalı hüznün,yaşananlara bir çetele daha atmışken hayat...