Sayfalar

Yaşam Cephesi

12 Nisan 2014 Cumartesi

Tüm öğretilenleri unutsak, ne iyi, ne kötü bilmesek.

Yaşadıklarımızı unutsak, unuttuklarımızı yaşasak.

Tüm tanımları silsek, her şeyin gerçek ismini öğrensek. Daha fazla kanmasak bu hayata, içmesek kana kana.

Bir kere olsun şu tekerleme gerçek olsa ve yalnızca gördüklerimizi, duyduklarımızı bilsek ama inanmasak.

İnandığımız her şey yok olsa. Sadece birbirimiz kalsak. Birbirimize inansak. Böylece insan için var olmuş şeyler uğruna insanlara saldırmasak.

Kendimizi sözlerin hedef tahtası zannetmekten vazgeçsek. Kendimiz değil de, fikirlerimiz masaya yatsa, biz yine yatağa.

 Ülkeler ve ilkeler olmasa, insanlar doymasa.

Yalnız kalsak, yalnızlıklarımızı alsak, versek.

Kardeşliğe bu kadar kafayı takmasak da geriye tek kişi zamiri  "biz" kalsa.

Bilmesek kimliğimizi, aslında ne olduğumuzu sonra da kim olduğumuzu bulsak.

Herkesi ayrı ayrı sevsek de, hepsine aynı değeri versek.

Hayat sarhoş olunmaya kıyamayacak kadar güzel olsa.

Ve hiç uyanmasak.

Serpens Immunis          

Bir gün uzaylıların istilasından korkmaya başlarsak ve düşmanla işbirliği yapma veya Dünya terki mümkün değilse bütün dünya buna inanacak, hayat bayram olacak, sonsuza uzanacağız, gelecek kalmadığında.

-Bu sahte- barışın tek sorunu savaşsızlık.

Her birimizin kulağından yırtarcasına çekilmesi lazım.
Borç oldukça insanlar yanlışı, haksızı savunma yiğitliğini gösterecekler.
Bağlı olduğumuz insanlar, ülkeler, kurallar oldukça her zaman doğruyu söylemeyeceğiz.
Hayatta kalma umudunun olmadığı savaş tüm yalanları söker atar.

Var "Olmak"

11 Nisan 2014 Cuma



İnsan zihni olarak bir şeyi anlamlandırırken çoğu bilimin de faydalanıp kullandığı gibi zıtlıklardan faydalanıyoruz. Sıcağı soğukla, iyiyi kötüyle, güzeli çirkinle...Tembelliğimizden mi ileri gelir bu durum bilmiyorum ama işimizi birçok konuda kolaylaştırdığı kesin.Günlük yaşamda da durum böyledir.Bir şeyin varlığı yokluğuyla anlaşılır.Örneğin koca ömürr sağlıklı şekilde geçerken aslında sağlığın çok da farkında değilizdir ta ki hastalanmaya görelim.Aaa deriz sağlık diye birşey vardı ne kadar da önemliymiş, sağlığın anlam ve önemi bir anda artar.İşte bu kadar da sığız.

Bu bağlamda bizler ölüme bakarak yaşamı yani fiziksel olarak var olmayı gayet güzel anlayabiliyoruz.Gelgelelim spiritüel anlamda kazın ayağı öyle değil.Bilincinizin olmadığını düşünsenize, tam bir yokluk hali, nasıl anlayabiliriz ki bunu, nasıl idrak edebiliriz, dikkat edin ne idiğü belirsiz bir boşlukta kapladığımız alandan bahsetmiyorum, içinde bulunduğumuz beden önemli değil, anlayamıyoruz çünkü zıttını bilmiyoruz çünkü bu anlamdaki yokluğu bilmiyoruz, yokluk kavramı içinde bu kurulan cümlelerin hiçbiri de yok, yokken ne düşünüyorsun ne farkına varıyorsun ne biliyorsun, yoksun işte.Bu anlayabileceğimiz bir şey değil.İşte bu anlamdaki yokluğu idrak edemediğimiz için varlığımızın değerini tam olarak anlayamıyoruz.Bu yüzden insanlar fiziksel anlamda ölmeyi her ne kadar kabullenemese de anlayabilirken, bilinç anlamında ölümü(buna ruh da diyebilirsiniz) ne anlayabilir ne de kabullenebilir.Neden bunu anlattım, bir şeyin farkında olalım diye...öyle yada böyle biz varız, öyle yada böyle bu büyük bir lütuf,neden varız sorusundan önce iyi ki varızın farkındalığı gelmeli, duyulması gereken şükranların ilki bunun için duyulmalı, çünkü şu evrene dair ne varsa öncelikle biz varız diye...ya olmasaydık?

Madem var olmaktan bahsediyorum bu söz öbeği ile ilgili teolojik olarak birşeyler söylemeden edemeyeceğim.Çünkü bu terminolojide iki farklı insandan bahsedilir.Biri biyolojinin bahsettiği insan ki buna "beşer" denilir.Diğeri ise hakkında şairin konuştuğu, filozofun söz söylediği, dinin ilgilendiği "insan"dır.Çok kaba bir tabirle insan beşerin gelişmiş halidir denilebilir.Ali Şeriati'nin ifadesiyle yeryüzünde var olan iki ayaklı, türüne has bir takım özellikleri olan canlıya beşer denir.Beşer bir imek/var bulunmaktır, insan ise beşerin, canlı cansız bütün varlıkların aksine bir "olmak"tır.Biz beşerlerin sürekli "olmak" gayreti içinde olmamız gereken yüce hakikat anlamında insan, ideal özellikler olarak elde etmemiz gereken üstün özelliklerden ibarettir,olmayan ama olması gereken özelliklerden ibarettir.Dolayısıyla beşerin hedefi, insan olmaktır.Yine insan olmak, erişildiğinde bir "imek"e (var bulunmak) ulaşılmış olacak sabit bir merhale değildir; hayır insan sürekli "olmak" (oluş, olma süreci) halindedir ve sonsuza doğru daimi ve ebedi bir gelişim süreci, tekamül süreci içindedir.Bu yolun sonu yoktur, bu yolda durma yoktur.Bu "olmak"ın ve insanın manasıdır.

MODA

9 Nisan 2014 Çarşamba


Kimse kusura bakmasın şimdi bu yazdıklarıma;

Bir şey moda ise bizim için güzeldir, ünlü ya da örnek aldığımız birisi tarafından yapılmıyorsa güzel değildir.
Taze bir olay olan Pamir'in kaybolmasından bahsedelim. Bu yazacaklarım sadece bu olaya yönelik değil tüm medya hareketlerine yöneliktir.

Ailesine başsağlığı ve sabır diliyorum. Fotoğraflara baktıkça üzülüyor insan. Gencecik çocuk kim bilir belki bir müzisyen olup şarkılarla bizleri ağlatacaktı, belki doktor olup birilerinin hayatını kurtaracaktı.
Bütün sosyal medya ağları Pamir'in bulunması için seferber oldu. Akut tüm gün ve gece çabaladı. Şimdi kimse yanlış anlamasın, Türk milletine yakışan budur; birlik olup zor durumda olana el uzatmak. Bence yapılması gereken şey de budur. Ve son harfine kadar doğru hareketlerdir.

Şimdi gelelim fasulyenin faydalarına; daha önce twitter'da ve facebook'da o kadar kayıp çocuk ilanı gördük. Neden bunları bulmak için tüm medya seferber olmadı da sadece gerçekten duyarlı 30-50 kişi retweet etti. Neden tüm Türkiye'yi ayağa kaldıramadık da o gencecik doktor, müzisyen ya da mühendis olabilecek çocuğu da canla başla aramadık? Onun ailesine hiç tanımadıkları insanlardan neden destek mesajları gitmedi?
Geçende metrodaki bir olay; iki genç bayan Pamir'den bahsediyor "ya çok üzüldüm" - "ya ben ağladım" falan filan. Metrodan çıkıyoruz yanından geçen Pamir yaşındaki çocuğu ittiriyor geçmek için. E hani çocuk sevgisi, şevkati?Kaçımız sokaktaki gerçekten zor durumda olan çocuklara yardım ettik şimdiye kadar? Ya da kaçımız tanımadığımız bir çocuğa gerçekten içten üzüldük? Kaçımız sofrada yediğimiz yemeği bir başkasının yiyemediğini aklımıza getirdik? Kaçımız gece sıcak yorganın altındayken evsizleri düşündük?Gezi olaylarında da benzer bir durum geçerli, siyasi bir çerçevesi olduğu için o konuya girmek istemiyorum.

Tabi kronik sorunların, toplumda uzun zamandır var olagelen sorunların tek bir boyutu, nedeni yoktur pek.Burada da işin içinde topluma şirin, hoş, duyarlı, bilgili vs. görünme yani kendimizi topluma iyi bir değere pazarlamaya çabamız var, tembelliğimiz var, müthiş samimiyetsizliğimiz var, cahilliğimiz var, var oğlu var...
Peki biz ne zaman bunları düşünüp, farkına varıp, çözmeye çalışacağız?
Ancak moda olduğu zaman mı?

Şiraze

17 Mart 2014 Pazartesi

       Dergileri karıştırıyordum. Bazı yazılar var, onları bir yere koyamıyorum. Yani tek derdim intizam ya! Buhranların hıncı ile dolmuş sayfalar. Analitik düşünce bir araçtır, çok yüklenince şalter atar ve kaybolur. Mümkündür ya artık, olmaz olmaz. Kimisi de yazar fırsat bu fırsatken. Ne de olsa yazı. O vakit birkaç sorunu vardır insanın, kafasında birkaç düşünce, aslında biraz demek lazım haşa! Daha basittir bana kalırsa yazılmadan önceki düşünceler. Malum o anda insan yaratıcı olur, çünkü boş vermiştir her şeyi, mantık da anlamsızdır. Gün görmemiş bir Türk dili edebiyatı çıkar ortaya. Burası biraz sakattır, arızalıdır işte. Acırım okurcağıza. Hele ki algı gücü ortalarda ise, yolun ortalarındaysa bilemez kimin tarafına geçeceğini.
        Bu yazılarda her yazarın ipini tutmamak, iplememek gerekir. Yazdıkları kulağa hoş geliyordur, enteresandır ya, durmaz artık. Ben duruyor muyum?
Yazı yazıp, cümle aleme yaymaya herkes meyletmez, herkes yapmaz. Yine de kontrolsüz kalem sahipleri yüzünden bir yazı kirliliği var. Meşgul ediyorlar insanları. Bıraksalar millet birbiri ardına güçlü, özgün kavram/ fikir/ inanç/ vaka okuyacak. Özgün olması bir yazıyı değerli yapmaz, çünkü yazıdır en nihayetinde. Demiyor muyduk sonuna iki nokta koyup dili açıklamıyor muyduk? İnsanların duygu ve düşüncelerini ... bıdı bıdı... ifade etmesine yarayan... bıdı gıdı... iletişim aracı vesaire diye.
           Hemen her bilim dalı hemen her sanat dalı bir miktar dil kullanır. Anlatılası bir şey vardır ve deriz ki biz bunu başkalarına nasıl açıklayalım, merak eden vardır belki. En iyisi yazalım da okusunlar deriz. Kendi kafamızdakini mümkünlük sepetine bindirip yolcu ederiz misafirperver zihinlere doğru.
           Her şey kendisinin engelidir. Burada edebiyata geliyoruz. Burada dil, d-i-l olduğundan bir paradoks doğar, nur topu gibidir adını edebiyat eyleriz. Burada da işin özü aslında bir şeyi anlatmaktır hepsi bu. Karşının anlatması için bir şeyin güzelce anlatılması gerekir. Güzel derken? En baştaki amaca en uygun hizmeti sağlayacak bir üslup ile, amaç neydi düşüncemizi başka bir zihinde tezahür ettirmek. Bu anlatım üzerinden diğer insanlar yollarına devam edebilirler.
           Tanımı kesin olmayan, genellikle soyut konularda edebi kayış kopar. Aşk diyelim mi, yalnızlık, ölüm, hüzün, ayrılık? Her akılda bu kavramlar için bir yer vardır. Olmalıdır. Bazılarının fikri vardır. Az bir insanın da söylenmeye değer sözü olurdu, belli başlı kimseler de bunları yazabilirdi ki çok kişi haberdar olsun Bu zincir kuruldukça, herkesin bir sözü oldu. Yazmak mümkündü her zaman, ancak bunu bir kitlenin gözüne sokmak kolaylaşınca ağzımızın tadı kaçtı, kulağımız paslandı, gözlerimiz kanlandı. Öncesindekilere klasikler dendi bu yüzden. Her şeyi okumak zorunda değiliz, kabul, zaten bunu yapmıyoruz ama ne bilelim sayfa sonu pişmanlığının olup olmayacağını.
            Bahsettiğim ilham dolu buhranların buhar gücü ile asılırlar kalem kağıtlarına. Cümledeki kelimelerin yarısı gerçek anlamından boşanır. Aman Tanrım, sanat mı nedir bu,  ne kadar da değişik, ne içli yazı ama!! Kıskanç olmadığını kanıtlayamazsın, eleştiremezsin bu serseri yazıları. Adam şair, adam büyük yazar, anlayamayız neler çektiğini. Yazının anlamını okurken sıfırdan yaratırız neredeyse. Bazen algısı o kadar yanlış işler ve fuzuli olanı öylesine büyütür ki yazar, anlarsınız ki bu durumda bir yeti değil yetersizlik var. Sonuçta okuyucunun zihninde belki bir düşünce oluşur tabi ama bu ortadaki işi değerli yapar mı? Bu atıp da tutturmak değil midir?
            Bana bu lafları sarf ettirmeyecek pek çok da büyük edebi eser vardır. Hürmetler. Çok hoş - hoş olması yetmez- yeni, güçlü bir anlatımla bir yazı sunarlar. Dilin hakkını avcuna verirler, çünkü dil değerli, faydalı bir olguya hizmet ediyordur en sonunda.
             Sen ölümün tanımını yaparken bok böceğinin yalnızlığını işleyebiliyorsun diye sana bir yer ayıramayız. Herkesin başkasına bulaşmadıkça lüzumsuz olma hakkı vardır, yazıktır. Ama acıma duygun yoksa da git kendi bucağında lüzumunu yitir.
           Maksat edebiyatken edebiyat, felsefeyken felsefe, yemekken yemek yemek, konuşmakken konuşmak, eylemi lüzumsuz eder.
          Sanat için sanat da olmaz. Kimse kendisi için yaşamaz. Hiçbir şeyin tanımı amacını kapsamaz. Mümkündür hepsi maalesef, etmeyin eylemeyin.
           Edebiyat yalanlar söyletebilir, yeter ki güzel olsun. En basit örneğini her gün sosyal medyada görüyorum. Bir şeyi zıtlıklarla açıklarsan güzel, daha da acısı, doğru sanılıyor.                  
Hadi yapalım :
İnsanın mutlak yalnızlığı kalabalıklarda yaşanır.
Karanlıklar hüküm sürdükçe yıldızlar olacaktır.
En cahil olanlar, en çok bilip de, en kolay inananlardır.
Bu sözlerin üzerine bir gerçek inşa edemeyiz. Bir yol çizemeyiz. Beğen butonuna tıklarız.
            Sevincin edebiyatı da yoktur pek, bu da ilginç. Mutluluk, vefa, sadakat, onur, akıl, vicdan... niye sanata konu olmuyor zaten güzel olanlar. Burukluğu işleyip de güzelliği yaratmak zor olanın daha değerli olması ilkesine mi tapar? No pain, no gain, peki ama hayat bu kadar berbat değil ki.
           Malum en büyük başyapıtlar da bir anlık çağrışımın ateşiyle dökülüp gelmiştir. Yani bilincin an be an damlayan şıpırtılı ürünü değillerdi. Biz akıllı insanlara henüz güvenemezken, ömürlerinin birikimini rastlantısal olarak yorumlayan bilinçaltına, organizmanın tesadüfi bilgeliğine nasıl güvenebiliriz?
           Peki ne yapalım, yasaklasak mı bazı insanları? Bu görülmemiş şey değil. Fikirleri zararlı insanları yasaklarız. Boş yazan insanları ne yapsak? Yönetmek ile bulunabilecek gerçek bir çözüm yoktur (bu cümle üzerinden çok güzel giydirebiliriz pek çok makama ancak konu bütünlüğü diye bir şey varmış). Otokontrol, otokontrol. Ya da daha bilindik bir ifadeyle: adam olun!

                                                                                                      Serpens Immunis

Torbayı Boşaltalım

6 Mart 2014 Perşembe

Cumanın ertesinden yola çıkılarak verilen bir isme gösterilen özen ile çarşamba kelimesini türetmek için gösterilen özen aynı mıydı? Neden?
Bu bir Çarşamba günü sevgisiz insanlar. Kendinize yapacak pek çok iş edinmişsiniz bakıyorum, hepsi de olmazsa olmaz değil. İnsan düşünebilmesiyle efsaneleşmiştir değil mi? Düşünmenin amacı ise şu anda etrafınızda gördüklerinizi sahnelemek öyle mi? Başka bir ihtimal olamazdı değil mi? Olsa bile bunu düşünmek size düşmezdi galiba, peki kimler üstlenecekti bu onurlandırılmamış görevi? Böylesine bir sorumluluğu neden birkaç insana yüklersiniz? Çünkü bunu kabul etmeyecek kadar gururlu olsanız da, siz yönetilmeye, güdülmeye muhtaçsınız. Tabi bunu da düşünmeyi fuzuli gördüğünüz için siz bunun da farkında değilsiniz. Bu da bana düştü. 
Bir de ne var biliyor musunuz? Kendinizi savunarak, normale taparak benim işimi zorlaştırıyorsunuz. Kendinizi niçin bu denli savunuyorsunuz, düzeninize bu kadar bağlı olacak kadar üşengeç ve sadık bir köpek misiniz siz?
İç dünyanızın fakirliğinden değer yargılarınız, estetik algınızla bir alaşım oluşturmuş. Güzelleşme, güzelleştirme çabanız var, bunu yapmak da bir grup insanın işi olsa ya, siz durun. Onlar da kendine sanatçı desin. Tabi ki tüm sanatlar güzeli amaçlamaz biliyorum, konumuz bu mu şimdi for God's sake! Siz hiçbir şey yapmazsanız daha mı az güzel sanki bu etrafınızdakiler? Siz bir insanın güzelliğini, değerini göremiyorsunuz diye, o kendini güzelleştirmek zorunda mı ? Sizin gözünüzde herkes birbirine mi uymalı, sonra koyun diyorsunuz birbirinize, sürü diyorsunuz. Tüm bunlar hoş görememenizden ötürü.
İnsanlar hoşgörülü olsalardı ve dünyayı hoş olarak görebilselerdi kimse hoş olma çabasına girmezdi. Günümüzde hoşgörü sahibinin bu anlayışı suistimal edilip, hödüklük yapma gerekçesi gibi görülse de iki kişi de hoşgörülü olduğunda bir kısır döngüye kapılıp ellerinde olmadan hoşluk yaratacaklardır. Bu düzenin insanları atıllaştıracağı ve kötü ve eksik olanın hiçbir zaman düzeltilemeyeceğini savunabilirsiniz. Yanlış. Kimsenin ikna olamayacak derece kötüyü savunacağını sanmıyorum o şartlar altında.
Hani şu pek kıymetli Saint Normal var ya, işte o, bir şeyleri hoş görebilmek için başka şeylerin de ne kadar olası, bazen ne kadar doğru olabileceğini, diğer ihtimallerin de normal kabul edilmesinin gayet normal olacağını idrak edebilmek için var aslında. Hoşgörü yüksek algı gerektirir, farklılıkları anlayabilmeniz lazım. Kendinizi korkmadan eleştirebilmeniz için kendinize gerçekten güvenmeniz şarttır. Bu berrak görüş özelliğini yaşamının erken döneminde kaybediyor insanlar. Büyük adam oluyorlar. Eğitim şart değil aslında, yani en büyük belalarımızın kaynağı olan eğitimlerini kötüye kullanan insanlar olmasaydı, biz de eğitim alarak kendimizi savunmak zorunda kalmazdık. Bizi kandırmak isteyenlerden korunmak zorunda olmasaydık, lüzumsuz bilgileri öğrenmek zorunda kalmazdık.
Farkındaysanız bu yazımı anlayabilmeniz için sadece esnek, hoşgörülü bir zihne ihtiyacınız var, hiçbir fakülteyi bitirmeniz gerekmiyor, nitekim ben de tıp fakültesinde öğrenim görüyorum, ne alaka değil mi? Yani insan olmayı unutmamak için öğrenim görmeniz gerekmiyor. Hem bunu kim öğretebilir ki siz unuttuysanız?
Hani şu yabanda yaşayan evcilleşmemiş insanlar olur ya, onları topluma katarsak, kalabalığa ve modern yapılanmaya olan korkularını yendikten sonra nezaket kurallarını ve gelenekleri  ihlal etmek dışında (çünkü bunlar sadece kabul edilmiş normalleridr, aslolan değillerdir) bir kusurları olmaz. Tabi onların hayatlarını tehdit etmedikçe. Vicdani duyarlılığa sahip olmak için entellektüel kapasiteye, zekaya mutlak bir gereksinim yok, hatta dinler bile bu yolda bir kılavuz olsa da pek çok beşerde kifayetsiz kalıyorlar. İnsanların benlikleri şişmedikçe doğru ve yanlışı içgüdüsel olarak ayırabilirler. Adaleti kitaplardan çıkaramazsınız. Hiçbir şeye kafa yormadan sadece hayatta kalarak, sevgiyle yaşayıp gidersiniz, şimdi yapmaya çalıştığınız gibi.
Yani vicdanınıza uymak için pek bir şey gerekmiyor, irade haricinde.
Bilgi de şart olan bir şey yaşantının sürmesi için ancak, bu bilgilerin kafalarında birikmesiyle bazı insanlar saçmalamaya başlıyorlar. Hoşgörememeye başlıyorlar hayatı. Başka insanların zehirli sözleri buna neden oluyor, çoğunlukla ailelerinin. Hep açgözlülük.
Şu kafa patlatma işini başında akıl olan, hoşgörülü, vicdani düşünmeyi bilen birkaç insanla beraber yapabilseydik , bir çözüm bulabilirdik belki.

Serpens Immunis

Hi hi hi there!

5 Mart 2014 Çarşamba


Herşeyin bir anlamı olacaksa   
  Buraya yazacağım girizgâhın, ilk yazımın ne olması gerektiği burada yazacağım son yazıyla birlikte ancak kestirilebilir. Son yazının akıbeti de ilk yazıda yatıyor olabilir.
     Böyle der bir mükemmelliyetçi, haliyle hiçbir şey yazamaz. 'Mükemmel',  'iyi'nin düşmanıdır.
     Bir can simidim dahi yokken buraya nasıl gelebildiğimi aklım almıyor. Deniz kızı kadar uçuk bir hurafe olmaktan kıllanmıyor değilim. Ama hurafeler oldukça korku ve endişeler ertelenebilir, devam eden şeye yine de hayat demekte serbestiz ama ne kadar hürüz?

3 Mart 2014 Pazartesi


En son yazının üzerinden aylar geçmiş, yorulmuşum belli...ama esas problem tembellik ki rahatlıktır buna da neden olan. Nasıl yazabilir ki okumuyorsa, izlemiyorsa, gözlemlemiyorsa, düşünmüyorsa...Su içmek için bile mutfağa gitmiyor onu bile annesi getiriyorsa varın gerisini siz düşünün.

Ama mesele o değil, bugün bir haberim var size, belki de bir sürpriz. Bloğun artık yepyeni bir yazarı daha var, kendisi farklı fikirleri, farklı düşünceleri olan ve yazmayı seven de bir arkadaşım.Kimmiş ki o diye bana gelecek olan soruların önüne geçmek için adını da vermem lazım, Kağan. Kendisi burada Serpens adıyla var olacak ve yazılarıyla bizimle beraber olacak. 

Niye yazıyoruz aslında burada, tarihe tanıklık etmek meselesi bir kenara, biz burada yaşadığımız hayatı, içinde bulunduğumuz dünyayı kendi gözümüzden anlatmaya çalışıyoruz ve eğer birileri buraları okuyor, yeni bakış açıları kazanıyor ve zihninde yeni ufuklar oluşabiliyorsa ne mutlu...ve bu bağlamda yeni yazarımızın kendine has algısı, görüşü ve düşünceleriyle bize yeni perspektifler kazandıracağına inanıyor, hayırlı olmasını diliyor, yazılarını heyecanla ve merakla bekliyorum.

Bir yıl daha biterken...

31 Aralık 2013 Salı

Gördün mü bak bir yıl daha nasıl geçti, farkedemedin değil mi sen de nasıl bir hızla geçtiğini, yine geldik koca bir yılın sonuna, heryerde bir alışveriş çılgınlığı, hediye telaşı, yeni yıl kutlamaları...insanlığın sonu nasıl gelir bilmiyorum ama mevcut teorilere "yapmacıklıktan" şıkkını eklemek istiyorum.

Hayatla olan ilişkimiz o kadar monotonlaşmış, hergün birbirinin o kadar aynısı, o kadar basit ki allahtan yılbaşı diye bişey var da sanki bir sürprizmiş gibi hayatımıza heyecan katıyor.

İşin en travmatik yanı da yeni yıl dilekleri...insanın o büyük yüzsüzlüğü ve tembelliği içinde yeni yıldan beklediği kıyaklar; mutluluk, sevgi, aşk, para, barış vs. ama bu dilekleri gerçekleştirmek için birşey yapacak mısın yada neler yapacaksın sorularının cevabı yok.

Farkına varılmalı ki 2014'e girdiğimizde hiçbişey değişmeyecek takvim yapraklarından başka. Evet belki o gece eğleneceksin, yeni yıl dileklerinde bulunacaksın, 2014'e kalan son saniyeleri sayacaksın. 2014'e girdiğinde içinde saçma bir mutluluk olacak...

Peki ya sonra?

Sonra hiçbirşey değişmeyecek. Sabah uyandığında yine o herzaman uyandığın günlerden birine uyanacaksın. Hayat günlük koşuşturmanın içinde bütün sıradanlığıyla devam edecek. 31 aralık gecesi dilediğin şeyler gerçekleşmeyecek, belki o gece hangi dileklerde bulunduğunu dahi unutacaksın, daha zengin olmayacaksın, daha mutlu olmayacaksın yada dünya daha barışçıl olmayacak...sen hayatına eskisi gibi devam ettiğin sürece hiçbişey değişmeyecek. Bakış açını değiştirmezsen, karar vermezsen eğer daha iyisine ulaşabilmek için farklı bir yol deneyeceğine, yarın bugünden hiç de farklı olmayacak.

Marcel Proust' un bir lafı var ki hayatım boyunca kullanacağım sanırım: "Gerçek yolculuklar yeni kıtaların keşfiyle değil yeni gözlerle mümkün olur"

Sen bu kafayı değiştirmediğin sürece bir yıl daha boşa geçmiş, elin yine bomboş olacak ve önümüzdeki 31 Aralık gecesi yine aynı şekilde, geçen koca yıla yine lanet edicek ve yeni yıldan her yıl aynı şekilde dilediğin dileklerde bulunacaksın.

E peki bu kadar mı değersiz bu gece ey yazar diye soruyorsanız tabiki değil...

Bu gece hesap kesim gecesi...

Hatalarını kendinden daha iyi kim bilebilir insanın? Kim tüm çıplaklığıyla tanır? Kim onun doğumundan beri ensesindedir anbean....

Her şey bir aldatmaca aslında, daha doğrusu bir kaçış. içinden geçenleri söylememek için her yolu dener insan; zamanı yoktur çoğu zaman kendiyle konuşmaya, kendini dinlemeye...

Ama işte bu gece dinle kendini, koy şapkanı önüne...

Bu gece yattığında, başını yastığa koyduğunda kafandaki 2013 tarihli defteri çıkar ve yap hesabını, karını zararını düşün, vicdanın bi yargılasın seni,acılarını kederlerini seviinçlerini düşün, günahını sevabını düşün, yanlış yaptığın işlerini, doğru yaptığın işlerini... yap gelecek yılın planını, şunları şunları yapıcam de, daha mutlu olmak için şunları yapıcam, daha çok para kazanmak için şunları yapıcam de...bunları yap ki geçen yılın boşa gitmemiş olsun ve gelecek yılını da şimdiden heba etmemiş ol.Bunları yap ki yaşadığının farkına var ve ne olursa olsun şükret. Bunları yaptığında -hesap defteri zararda dahi çıksa- büyük bir adım atmış olarak o gece mutlu uyuyacaksın...


20 Kasım 2013 Çarşamba



Kutsal kitap diye nitelediğimiz bir kitabımız var ama aslında bütün kitaplar kutsal...İsterse dünyanın en saçma şeylerini yazsın.Neden mi?

Çünkü kitaplar sadık, ne olursa olsun hep bekliyor seni, istersen aylarca okuma yine de küsmüyor sana, yine de anlatıyor bütün samimiyetiyle birbirinden ilginç öyküleri.

Çünkü kitaplar seni özgür bırakıyor, istediğin zaman kapatıp onu terkedebiliyorsun, istediğin şeyleri düşünebiliyor istediğin sayfasını okuyabiliyorsun.

Çünkü senden bir cevap beklemiyor, evet belki bazen seni değiştirmeye çalışıyor ama seni zorlamıyor ve bunu oldukça dürüst yapıyor içinde ne varsa onu anlatarak.Onun tek derdi senle bir şeyler paylaşmak ve bütün bu özelliklerinden dolayı herkes gidecek, herşey bitecek ama kitaplar kalacak...

18 Kasım 2013 Pazartesi

"...yavaşlığın düzeyi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır; hızın düzeyi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır. Yavaşlıkla anımsama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Bir şey anımsamak isteyen kimse yürüyüşünü yavaşlatır. Buna karşılık, az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır..."

15 Ekim 2013 Salı

"Çocuğun adı bir türlü aklıma gelmiyordu Filipina. Ama kim olduğunu hatırlıyorum.Doktor olduğum için olmayan bacaklarının hikayesini hatırlamam gerekirdi belki ama ben gövdesinin üst tarafıyla ilgili olanı biliyordum.Bir amcası vardı bu çocuğun. Denizciydi adam. Sadece bir kez gelmişti Şatilla'ya ve bu çocuğa İspanya'dan bir oyuncak getirmişti. İp atlayan, sarı plastik bir ayı, pilli şeylerden.

Bundan nefret ederim Filipina, haberin olsun. Sakın bana uzaklardan pahalı oyuncaklar göndermeye kalkma! Çünkü uzak zengin ülkelerden gönderilen hediyeler çok acıklıdır. Yoksul evlerin iyiden iyiye kolunu kanadını kırar böyle hediyeler. Evdeki her şeyden, hatta bazen herkesten daha kıymetli göründükleri için evdekilerin şavkını söndürüp kendi başlarına bir ışık yaratırlar. Üstelik çocuk ne zaman oyuncağı eline alsa - acaba sadece bu topraklarda mı öyle bu?- biri mutlaka çocuğa kızar:

"Dikkat et! dikkat et!"

Millet birbirini öldürürken, Allah'ın belası oyuncak herşeyden daha kıymetli gibi görünür.Bu yüzden sevmem kıymetli oyuncakları.Çocukları kıymetsizleştirmekle kalmaz, bütün aileye de -sanki başka dertleri yokmuş gibi- kadersizliklerini hatırlatan bir bildiri okur bu oyuncaklar.Çok mu acıklı oldu? Ama bana sorarsan çocuğu bu ayı öldürdü.

Bu plastik ayının -bir keresinde kliniğin önündeki taş zemine oturup göstermişti bana- ayakları kısacıktı, yok gibi, tıpkı çocuğunki gibi..Çocuk gömleğinin içinde taşıyordu ayıyı ve elleriyle yürüdüğü için plastik ayıyı ellemeden önce avuçlarını üstüne siliyordu. ayı yüzündeki sırıtmayla çalışmaya başladığında, çocuk yarım gövdesini yana yatırıp, yanağını eline dayayıp izlemeye başladı. Ben de yanına yattım. Bacaklarım utanç verici uzunluktaydı. Çocuk epey sonra, korkunç bir rüya görmüş gibi, belerterek gözlerini baktı:

"Pilleri bitince?.."

Filipinam, tatlı kıblem, çocuğa o anda bacakları yerine bir kutu pil verseler..alırdı.

Sanırım bacaklarını kaybettiğinde içine kaçan bir yetişkin, ona pil meselesini "halledebileceklerini" söyledi ve çocuk yeniden dayadı yanağını avcuna. Ayı hala atlıyordu.Fakat yarımın yarısı çocuk,gözlerimin önünde ihtiyarlıyordu. Sonra dedi ki "Ben.."

Düzeltti.

"Biz hiç gidemeyeceğiz değil mi hispanyaya?" "

Muz Sesleri - 2

En Büyük Düşman

2 Ekim 2013 Çarşamba

İnsanın en büyük düşmanı kendisidir. İşte bu yüzden insan yalnız kalamaz. Çünkü yalnız olan insan zamanla kendisiyle savaşmaya başlar, verdiği kayıplar artar, geceler boyunca kendisini yer durur. İnsan yalnız kalamaz çünkü hiçbir insan kendisiyle verdiği bu savaşı kazanamaz...

Hepsi Bir Fikir

23 Eylül 2013 Pazartesi

İnception (Başlangıç) 'ın çok dikkati çekmeyen ama bana göre filmin en can alıcı diyaloğunda Leonardo (Cobb) sorar: "En tehlikeli parazit nedir?" Şıkları da sayar "Virüs mü? Bakteri mi?Bağırsak kurdu mu? Hayır hayır, en tehlikeli parazit bir fikirdir. Çünkü gerçekten özümsenmiş, kafaya oturtulmuş bir fikir her zaman orada kalır, asla oradan çıkmaz..."

Hal böyle olunca insanın hayattaki en büyük sınavlarından biri bu olmuş oluyor, bilginin gerçekliği, doğruluğu yada dogmalığı, olumlu yada olumsuz anlamda kullanımı insan için hayatın temel parametrelerinden biri oluyor.

Günümüzde artık savaşların topla tüfekle fiziksel olarak değil de zihinsel olarak yapıldığını görüyoruz.Önce toplumları enformasyonsuz bırakıyorsun ki Orwell ve Huxley'ın bu konudaki teoremleri meşhurdur. Sonra topluma zamanla medya aracılığıyla belli fikirleri empoze etmeye başlıyorsun. Toplumda da belli bir okuma, araştırma, düşünme kültürü olmadığından zamanla o fikir yerleşmeye ve zihinlerde yer bulmaya başlıyor ve bizim gerçeğimiz oluyor.Daha sonra kitleleri istediğin gibi yönlendirebiliyorsun, yönetebiliyorsun, bu sayede savaşa gerek de kalmıyor.

Tabi toplumun da buna meyilli olması lazım, saolalım bu alanda da çok başarılıyız! Yılda kişi başına düşen kitap sayısı İsviçre'de 10, Japonya'da 25. Türkiye'de ise 6 kişiye 1 kitap düşüyor.Yani biz bilgiyi önemsemiyoruz, bilgiyi talep etmiyoruz. Bizim bütün bilgilerimiz medyada görüp okuduğumuz ya da çevreden duyduklarımız.Peki ya bu bilgiler doğru ve gerçek değilse?...

Bunu siz de çok kolay tasdik edebilirsiniz, bi arkadaşınızla konuşurken, arkadaşınız içinde bilgi olan bir ifade kullandığında ona "neden bu böyle? bunu nereden biliyorsun?" diye sorun, cevabı büyük olasılıkla birinden yada bir yerden duymuştum olacaktır.

Bunun hakkında biraz düşünürseniz aslında göreceksiniz ki bildiğimizi sandığımız birçok şey aslında bilmediklerimiz.Bütün bunlar sonunda bizde kontrol edilebilir kalıplar oluş(turul)uyor. Kalıp ifadeler, kalıp algılar,kalıp düşünceler...Fikri başkaları üretiyor biz de kullanıyoruz üzerinde çok düşünmeden. Siyasi anlamdaki sağ - sol kavramı bile böyle bir kalıp birilerinin zamanında söylediği ve bizim kabul ettiğimiz.Bu çok basit bir örnek ama biraz düşündüğünüzde en azından zihinsel anlamda bir "matrix"in içinde olduğumuzu bir "akıl tutulması" içinde olduğumuzu görüyoruz.

Evet bu savaşın çok gerisindeyiz belki de çoktan kaybettik ama en azından farkında olalım. Yapmamız gereken şeyler ise bilgi kaynaklarımızın güvenilir olması ve kafamızda belli bir fikri oluştururken üzerinde yeterince düşünmemiz...Ha diyosanız ki biz halimizden memnunuz o zaman bu yazıyı hiç okumamış sayabilirsiniz kendinizi.

11 Eylül 2013 Çarşamba

"Tak! Tak! Tak! Bayanlar baylar! Akşam yemeği servisimiz başlamıştır."

   Herkes masadaki isim kartlarına bakıp bu seçkin, akademik "yüksek masa" yemeği boyunca yanına oturacak kişinin ilgi alanına göre bir "konuşma konuları listesi" hazırlamaya başlamıştı kafasında. Seçkin akademik konukların hepsi bu "sıkıcı Oxford yemekleriyle" ilgili, en az onlarca kez yapıp sınadıkları iyi esprilerini yan yana diziyorlardı akıllarında.O akşamki menüyü, sadece kariyerleri bakımından hiçbir işine yaramayacak kişilerin yanına düşenler merak ediyordu.

   Dekanın eliyle yapması gereken "Buyrun" işareti geciktikçe, acele etmenin ve giderek her türlü heyecanın uygunsuz sayıldığı yemekte, sandalyelerin başında bekleyenler eften püften sohbetlerini uzatmakta zorlanıyordu.Nihayet komut verildi, icabet edildi.Süslenerek ne kadar lezzetsiz olduğu unutturulmaya çalışılan İngiliz mutfağının ilk trajedisi, giriş yemeği olarak servis ediliyordu.Tatları bu akademik azamete hiç yakışmayan şaraplara, herbiri üç doktora yapmış gibi görünen,Kolej'in orta yaşlı garsonları tarafından döndürülerek, yan yatırılıp, sanki başka seçenek varmış gibi markası gösterilip tattırılarak Fransız havası veriliyordu.

  Kimsenin davet edilmeden gelemeyeceği ve ilk kez böyle bir yemeğe davet edilenlerin, daha sonra zorlama bir alayla ama muhakkak olduğundan daha görkemli anlatacağı yemekte, herkes herşeyi aynı hızda yiyor, şarabı aynı büyüklükteki yudumlarla içmeye gayret ediyordu.Beyaz masaların üzerine ana yemeğe varılıncaya kadar hiçbirşey damlamıyor, yüksek tavandaki avizelerle çoğalan ışık, menünün zavallılığını gizlemek için bol bol çıkarılmış gümüş çatal-bıçak takımlarını olduğundan daha büyük gösteriyordu.

...

Kimse kimseden bir hakikat, gerçek bir hikaye beklemiyordu.
Bütün bu insanlar en iyi ihtimalle, insanlığın baş edemeyeceği kadar büyümüş bilgi yumağına ancak bir cümle daha ekleyebileceklerini ve büyük bir ihtimalle bunu bile beceremeden ölüp gideceklerini biliyorlardı...


Muz Sesleri - 1

LEGO

31 Ağustos 2013 Cumartesi



Çocuk gelişim uzmanı değilim ama bugün belli bir zeka seviyesine sahipsem (iyi ya da kötü / az ya da çok) bunun %30-40'ını çocukluğumda hatrı sayılır bir dönemi kapsayan lego oyuncaklarıma borçluyumdur herhalde. O lego parçalarını saklayıp kendi çocuklarıma miras bırakmayı çok isterdim ama hepsi bir şekilde dağıldı gitti. Şimdi gidip hazırını almaktan çok daha değerlilerdi zira hatırlayan çoktur, gazeteler her gün üç-beş parça verirdi, onları biriktirirdik. O yüzden mesela tek ve büyük bir modelim hiç olmadı benim. Ne yapacaksanız elinizdekilerle yapıyordunuz ve en sanırım en önemlisi, kimse size ne yapacağınızı ya da nasıl yapacağınızı söylemiyordu.

Konu legonun hayatımdaki yeri değil gerçi, Lego'nun (firma olarak) kendisi. Geçenlerde bi haber gördüm, 7 yaşında bi çocuk biriktirdiği para ile bi lego modeli satın almış ancak bi süre sonra parçalardan (daha doğrusu figürlerden) birini kaybetmiş. Babası da çocuğu biraz cesaretlendirip firmaya mail atmasını söylemiş.  Çok zaman geçmeden firma şu cevabı yazmış:

"Luka, Sensei Wu'ya jay figürünü kaybetmenin tamamen bir kaza sonucu olduğunu ve tekrar böyle bir şey olmasına asla izin vermeyeceğini söyledim.

O da sana şunları iletmemi söyledi: "Luka, baban çok bilgili bir adama benziyor. ejderlerin, Spinjitzu'nun silahlarını koruduğu gibi sen de her zaman ninjago figürlerini korumalısın!"

Sensei Wu ayrıca sana yeni bir jay figürü göndermemin uygun olduğunu ve yanında bir şey de ekstradan göndermemin doğru olacağını söyledi çünkü christmas parasının hepsini Ultrasonic Raider'a saklayan biri gerçekten büyük bir ninjago hayranı olsa gerek.

Umarım jay figürünü ve silahlarını seversin. (...) Yanında ayrıca onunla savaşsın diye bir de kötü adam yolluyorum.
Sensei Wu'nun söylediğini asla unutma: Figürlerini Spinjitzu'nun silahları gibi koru! ve tabii ki, her zaman babanın sözünü dinle."

Firma-müşteri ilişkisi bundan öteye gidemez herhalde...

Anlam Verme Sistemi

8 Ağustos 2013 Perşembe

Metro durağındayım. Trenin gelmesini bekliyorum. Dikkatimi baba - oğul olduğunu tahmin ettiğim iki kişi çekti. Çocuğun elinde bir oyuncak araba var.Kesinlikle 6 yaşından büyük değil.

Tren geldi ve içeri girdim. Kulaklığım takılı, müzik dinliyorum. oturdum boş bir yere. Tesadüf o ki onlar da yanıma oturdu karşılıklı.tren harekete geçti. Önce dikkatimi çeken bu ikili artık ilgimi çekmeye başlamıştı.Çünkü farklıydılar, muhabbetleri farklıydı. Baba - oğul gibi değil iki samimi arkadaş gibiydiler.

Konuşurlarken bi ara çocuk babasından izin istedi arkadaşıyla sinema izlemeye gitmek için.Normalde klasik bir Türk erkeğinin bu soruya vereceği cevap şu olur.Hayır gidemezsin, sen daha küçüksün, başına bi iş gelir, ben babayım ve babaların sözü dinlenir! Ama ilginç şekilde babası ona hayır demedi, ona sinemaya gidebilmek için yapması gerekenleri tek tek anlattı. Önce filmi seçmeliydi sonra nerede izleyeceğine ve  seansına karar vermeliydi. İzleyeceği yere giden dolmuş, otobüs vs.leri bilmeli, hangi durakta bineceğini ve ineceğini bilmeliydi. Bütün bunları ve daha fazlasını kaybolmadan ve doğru şekilde yapabilecek misin diye sordu babası.

İlk başta kendinden emin olan çocuk babası anlattıkça korkmaya başladı belli ki babasının anlattıklarını nasıl yapacağı konusunda pek bi fikri yoktu.Düşüneyim dedi çocuk, düşün dedi babası. Çocuk bütün bunları düşünürken ben de fırsat bu fırsat diye düşünüp babasıyla tanıştım ve çocuğuyla kurduğu iletişimi hayranlıkla izlediğimi söyledim.Bir süre sohbet ettik.Sonra babası çocuğa döndü ve düşündün mü diye sordu. Çocuk bilmiyorum dedi, nasıl yapacağımı bilmiyorum üzüntülü bir şekilde. Babası bir süre durdu.Peki dedi hafif bir tebessümle, öğretmemi ister misin diye sordu.O anda çocuğun bakışları değişti, gözleri parladı ve yüzünde bir tebessüm oluştu. Eveet! diye bağırdı çocuk. Tamam dedi babası hepsini öğreteceğim zamanla dedi zamanla öğreteceğim.

Babası bu diyalogdan sonra durdu ve hatırlıyor musun dedi, kurallarımız vardı, yazmıştık beraber neydi onlar. Çocuk tek tek saymaya başladı. Her zaman ve her şartta elimden gelenin en iyisi yapacağım, benden daha bilgili ve tectübeli insanların sözlerini dinleyeceğim, arkadaşlarımla iyi geçineceğim vs...derken inmem gereken durağa geldi tren ve ağzım açık bir şekilde hoşçakalın, çok memnun oldum diyerek oradan ayrıldım.İndiğimde böyle bir iletişime tanık olmanın verdiği mutluluk ve daha uzun süre dinleyememenin üzüntüsü vardı.

Evet işte böyle...Anlatmam gereken bir hikaye daha var onu da bi ara yazıp yorumlarımı bit bütün olarak yapacağım ama şimdi bu işin uzmanı olan Doğan Cüceloğlu'na kulak vermenizi istiyorum


Sokak

18 Temmuz 2013 Perşembe


   Bazen tek başına kaldığın, yabancı ama aynı zamanda olabildiğince aşina sokaklardan birinden geçersen, içinde bir dem beliriverir. Gözün sokaktaki çocukların heyecanına karışır, yerde gezinen o renkli topa heves edersin. Yerde alçı kırıntısından bozma tebeşir çizikleri… En işe yarar “lap” taşı nerede diye bakınırken bulursun kendini, sanki bulsan oynayacakmışsın gibi, sanki oynasan herkesi yenebilecekmişsin gibi… Sekize kadar o oyunun serüveni sonra birde tersinden oynadı mı kimseyi tutamazsın bir arada, herkes sıkılıverir…

   Çocuksuz sokakların ıssızlığından da geçiyor olabilirsin elbet. Çöp konteynırları zincirli, etrafında “sezen apartmana aittir çöpünü atma!” uyarıları… Dutlar dökülmüş kaldırımlara, ağır tatlı kokusu basmış ortalığı. Bir rüzgâr var savunmasız duygularına sinsi sinsi üfüren… Etrafında senden daha hızlı ilerleyen toz, kum taneleri… Gözlerine doluşmuş rotası bozuk çerçöpler… Ve o hüznün sokağında yanından geçen bir kuru yaprak, bir anlamsız poşet…

   Takıldı değil mi seninde gözüne… Arabanın altında bîperva gölgelenen köpekler. Yol çalışmaları yüzünden suratını buruşturmuş asfaltlar… Duvarda kocaman “Seni seviyorum Hatice” cesareti… İnsan nasıl olur da en anlam yüklü hatıralarının sokağında kendine ait bir tane bile bir şey bulamaz… Bir boyası atmış, pası çil yapmış içeri girecek kendine ait kapı bulamaz…

Niye mi anlattım bu sokağı sana.
Bil istedim sadece. Sadece bil istedim…

11 Temmuz 2013 Perşembe


Herkes Dante'nin cehenneminden geçecek. Herkes cehennemi görecek, sonra Araf'ı da. "Oralı da olamadım buralı da" diyeceksiniz. Acı verecek...Araf da bitecek.Elbet cennet de gelecek. Önemli olan aynaya bakacak yüzünüz var mı peki?

Yaşama Eşiği

10 Temmuz 2013 Çarşamba





   Değişmek için bir adım atmak yeterlidir. Peki, ya değişmek istemiyorsak? O adımı atmaktan korkuyorsak? Her açılan kapının ötesinde bizi tehdit eden şeyler varsa? İçimizden bir ses, her şeyin bir giyotin olduğunu söylüyorsa...

   Yine de hayatlarımızı parçalayan eşiklerden korkuyla, panikle, aceleyle, şehvetle, arzuyla, günahla, saflıkla geçip gidiyoruz.

   Asıl düşündürücü mesele şu: Eşikte durmak, eşikten geçmek yada en önemlisi eşikte kalmak.

   Şairin dediği gibi "Ne zaman bu sehirden kaçıp gitme isteği gelse, bir köşeye oturup geçmesini bekliyorum. Gidersem dönmem çünkü biliyorum."

5 Temmuz 2013 Cuma



Merhaba demek istiyorum aslında. Tanıştığımıza memnun oldum...

"Yeni mi tanıştık?" diye soracak olursa;

hafif bi tebessüm ederim geçmiş zamana, prangalarıma

Biliyor da oysa ne kadar eskidiğini...


Bazen de sadece hoşçakal demek istiyorum

Keşke hiç tanışmasamıydık?

"Neden" diye soracak olursa;

Bir şey söylemem heralde

Çünkü yine biliyor nedenini

Yıpranmışlığın sebebini...



Evet

Bazen bahardır kelimeler, bazen kış...Mevsimlik düşlerdir hep sessizliği bozan

Kalıcı hayaller de var tabii, hiç bir zaman susmayan

Başladığı yere geliyor/dönüyor insan, düş(me)lerinden kurtulunca...



Ama Bilirsin

Arada bir bakım yapmak gerek

Toprağını değiştirmek, sulamak, gübrelemek...

Etraftaki ayrık otları temizlemek, çürümüş düşleri...

Fabrika ayarlarına dönmek gerek bazen,

Yeniden başlayabilmek için

ve bazen

Sırf birkaç tane daha devrik cümle kurabilmek için 

İşte o yüzden buradayım

İşte o yüzden...